KORONA BENİ BANGLADEŞ'TE BULDU!

KÜLTÜR SANAT

Hayatta tesadüf diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Hepimiz seçimlerimizden ibaretiz. O nedenle ağzımızdan çıkan her şeye dikkat etmek zorundayız.

2020’yi pandemi nedeniyle evde, sıkışmış ve yerelleşmiş hissederek tamamladık. Bu sebeple 2021’e girerken fazlasıyla sanatla iç içe olacağıma, görünenin ardında yaşananlara bakacağıma, farklı kültürleri öğreneceğime, sinema-dizi dışında disiplinlerle de çalışacağıma ve sürprizleri alıp kabul edeceğime kendime söz verdim. Ve öyle de oldu. Ayrıca kasım ayında tanıştığım İranlı yönetmen Zöhre Zamani’nin davetiyle ocak 2022’de kendimi Bangladeş’te buldum. İtiraf etmeliyim, bugüne kadar hep zengin ülkelere seyahat ettim. Bir davet almasaydım aklımın ucundan bile Bangladeş’e gitmek geçmezdi. Aklımdan geçmezdi ama her gün Bangladeş’i giyiyordum. Çünkü Bangladeş tekstil ve kıyafetlerimizin etiketinde yazan “Made In Bangladesh” demekti benim için… Bir de 2019 yılında İKSV Film Festivali’nde izlediğim aynı isimli film…

TÜRK SİNEMASI'NDA YENİ KUŞAK KADIN YÖNETMENLERİ ANLATTIM

Derdim sadece Bangladeş’i gezmek değildi tabii… Beni oraya gitmeye iten nedenin altında yine sanat vardı. 13 Ocak’ta Uluslararası Dakka Film Festivali için Bangladeş’e gittim. Gidene kadar da ailemden arkadaşlarıma kadar “Orada ne işin var? Kesin Covid-19 olacaksın, gitme. Aşılarını yaptır, yemek yeme, dişlerini musluktan akan suyla fırçalama” diye başlayan ve bitmek bilmeyen sohbetlerin ortasında kulağımı tıkarken buldum kendimi… Çünkü ben bir şeye karar verdiysem vazgeçirmek zordur. Normalde gitmeyi aklımın ucundan bile geçirmeyeceğim, dünyanın en fakir ülkelerinden birinde hayatın tüm zorluklarına rağmen sanatın iyileştirici gücüne inanılmış ve 20 yıldır festival yapılıyorsa, 8 yıldır da sinemada kadın konferanslarıyla kadınlara söz hakkı tanınıyorsa beni o festivale gitmekten hiç kimse alıkoyamazdı. Üstelik 70 ülkeden katılımcıya “Türk Sineması’nda yeni kuşak kadın yönetmenlerin yarattığı dişil dil” üzerine de bir konferans verecektim. Ayrıca “Woman Filmmaker” kategorisinin de jürisiydim.

Bazen hayat bizimle dalga geçiyor diye düşünüyorum. Dünya kadar imkânın içinde “kadının adı yok” diye tartışırken; fakirliğin, kirliliğin ve eğitimsizliğin içinde “kadının adı da, sesi de, varlığı da var” diyorlar. Sen de sırf bunu tecrübe etmek için tüm imkansızlıkları kabul edip dünyanın bir ucuna gidiyorsun. Buraya kadar her şey güzel, ben de fazlasıyla romantiğim. Hiç akıllanmayacağım hiç…

5 GÜNDE 27 FİLM İZLEDİK

3 gün diye başlayan ve 10 güne çıkan Dakka seyahatimin kadın konferansı kısmından gerçekten çok keyif aldım. Kadınların bir araya gelip sinemada kadını tartışması, tüm katılımcıların ve konuşmacıların ilk dakikadan kaynaşması ve diğer kadına elini uzatıp bir adım öne geçmesine yardım etmesini görmek muazzam bir tecrübeydi. Kadının kadının kurdu değil yurdu olduğunu ya da olma ihtimalini bile görmek umudumu artırdı. Sırf bu nedenle bile yönetmen Zöhre Zamani’ye daveti için sonsuz teşekkürler…

Ayrıca bu konferansın çok boyutlu halini Türkiye’de yapmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Bangladeş’ten Hindistan’a, Bulgaristan’dan Hırvatistan’a, İtalya’dan Fransa’ya, Rusya’dan İran’a, Mısır’dan Nepal’e onlarca ülkeden çok iyi arkadaşlıklar edindim kadın konferansında. Festival Başkanı Ahmed Muztaba Zamal’ın ekibi de konuklarını mutlu etmek için ellerinden geleni yaptılar. Kadın konferansının ardından jürilik serüveni başladı. 5 gün içinde 27 film izlememiz ve “En iyi film”, “En iyi belgesel” ve “En iyi kısa film” kategorilerinde üç ödül vermemiz gerekiyordu. İranlı yapımcı Elaheh Nobakht, Bulgar yönetmen Yana Lekarska, Bangladeşli bağımsız film yapımcısı Mehzad Ghalib ve Türk yazar, eleştirmen Oya Doğan’dan yani benden oluşan jüri ince eleyip sık dokuduk ve sinemasını provakasyona alet etmeyen, artistik kaygısından bir an olsun vazgeçmeyen kadın sanatçılara ödül verdik.

COVID TESTİM POZİTİF GELDİ

Artık Dakka’yı gezme ve keşfetme vaktiydi. Şehrin sesi kornaydı, kokusunda baharat, tadında toz vardı ama insanı güler yüzlüydü. Fakirlik kelimesinin tam karşılığı geniş açıdan baktığınızda karşınızda duruyordu ama yakın planda gözlerden umut fışkırıyordu. Bir de şehrin müziği Diriliş Ertuğrul'un jenerik müziğiydi. Neredeyse tüm erkeklerin telefonunda jenerik müziği çalıyordu. Şehirde hindistan cevizi suyu içip, Rikşa’yla kısa bir gezi yapmıştım ki, akşam dışişleri bakanı evinde yabancı konuklara davet vereceği için önceki gün verdiğimiz covid testi sonuçları geldi. Ben çok rahattım, çünkü korona beni sevmiyordu. Ayrıca 2 yıldır kendisiyle sağlam bir kaçma kovalamaca oyunu oynuyorduk. Her defasında yanıma gelse de ben ondan kaçmayı başarıyordum. Üstelik etrafımdaki herkes boğaz ağrısı, ateş, öksürük gibi şikayetlere sahipken benim en ufak bir rahatsızlığım yoktu. Sonuç mu? Hasta hissedenlerin hepsi negatif, benim gibi hiçbir şeyi olmayan 8 kişi pozitif çıktı. Pozitif kelimesine şimdiye kadar aşıktım ama o gün dünyayı başıma yıkmıştı. Artık romantizm sona ermişti. 

KORKU KALBİMİ ELE GEÇİRDİ

Pozitif olmak dünyanın bir ucunda deliler gibi korktuğun bir hastalıkla tek başına kalmak, etrafında seninle empati kuracak insan olmaması, acaba ölecek miyim, kalp krizi geçirir miyim, aileme söylersem onları çok üzer miyim, kimseye söylemezsem de çok yalnız kalmaz mıyım, bana burada bakacaklar mı, iyi beslenecek miyim” diye başlayan ve her saniye kaygı dozunu artıran milyonlarca sorunun aklını ele geçirmesi, korkunun kalbinin tam ortasında atması ve her şeye rağmen seninle beraber aynı duyguda olan yabancı arkadaşlarına destek olmak demekti. Çünkü ilk gün herkes dışişleri bakanının davetine gitmişti. Güçlü olmak zorundaydık. Sonrasında şov devam etti. Ama işte biz Türkler böyle zamanlarda birbirimize öyle sahip çıkarız ki, o alışık olduğumuz güven duygusundan yoksunduk. Bir de her test verdiğinizde ülkeden 7 gün daha çıkamayacağınızı söylüyorlardı. Ben 3 gün üst üste test yaptırdığım için son testimden sonra 7 gün geçmesini beklemek zorundaydım. Bu da Dakka’da 20 gün kalmam demekti.

ORTADA KOCAMAN BİR İNSANLIK FARKI SORUNU VARDI

Festival sona erdiği için konuklar ülkelerine dönmeye başlamıştı. Ben de otelimi değiştirip daha hijyenik bir otele geçmiştim. İnanın tüm bu olması gereken süreçleri yaptırmak için verdiğimiz mücadele çok yorucuydu. Her şeyi "kültür farkı" diye geçiştirdiğimiz ama ortada kocaman bir "insanlık farkı" olan sorun vardı. Ama her şeye rağmen benim çok enerjik olma çabam da duruma hakimdi. En az 8 gün daha bir otel odasında kalacaktım. Üstelik artık koronalı sayısı Avrupalı, Asyalı, Ortadoğulu 17 kişiye ulaşmıştı. Çoğunlukla aynı oteldeydik ama diğer otellerde de arkadaşlarım vardı. Hemen bir WhatsApp grubu kuruldu. Her gün motivasyon mesajları attık birbirimize. Korona oluşumun 4. günündeydim, üç gün sonra temize çıkacaktım. Bir gece beni yeniden teste götürdüler. Ve sonuç yeniden pozitifti. Tekrar başa sarmıştım ve en az 7 gün daha kalacaktım. Bilgisayar oyunu gibiydim adeta. Yanıp yanıp her şeye yeniden baştan başlıyordum. 

DÜNYA TÜRKLERİ KISKANIYOR :)

Tam da böyle bir akşam Emir Kıvırcık’ın yazdığı Büyükelçi kitabını okuyordum. Telefonum çaldı, arayan Bangladeş Türk Büyükelçimiz Mustafa Osman Turan’dı. Hastalığımı yeni öğrendiğini söyleyip geçmiş olsun dileklerini iletti. Ardından ilk cümlesi “Yalnız değilsiniz, Türkiye Cumhuriyeti olarak yanınızdayız” oldu. Bunu sadece Türkiye’de yaşayan arkadaşlarım anlar: “Yalnız değilmişiz.”

Empati şu hayatta en önem verdiğim şeydir. Ardından da “Sizinle empati yapıyorum, o otel odasında hissettiklerinizi anlıyorum. Eğer isterseniz büyükelçiliğin misafirhanesinde sizi ağırlayabiliriz. Hem küçük bir bahçeniz olur, hem de aşçımız size sağlıklı yemekler yapar” dedi. Konuşmanın devamında ben çaktırmamaya çalışarak ağlıyordum. O güven duygusu bir saniyede kendimi iyi hissetmeme neden olmuştu.

Festivalde tanıştığım ve birbirimizi daha iyi tanımak için randevulaştığımız Türk-Fransız vatandaşı olan, Avrupa Birliği stratejisti, yapımcı Meral Melika Duran’la birlikte ertesi gün Türkiye Büyükelçliği’ne giriş yaptık. Otelden ayrılırken tüm arkadaşlarım “Ne kadar şanslısınız, bizim elçiliğimiz yok ya da aramadı” dediler. Ben de espriyi patlattım. Gerçekten dünya Türkleri kıskanıyor :)

8 gün Türk Büyükelçiliği’nde tabiri caizse bebekler gibi baktılar bize… Kısa sürede hastalığın etkileri gitti. Büyükelçimiz Mustafa Osman Turan’a “My savior-Kurtarıcım” diye hitap ettim hep… Çünkü iyileşmemiz için gösterilen ihtimamın empatiyle alakalı olduğunu biliyordum. Ne kadar teşekkür etsem az. 

Ayrıca ataşe yardımcımız Ayşe Özdemir tanıştığımız anda yarattığı samimi iletişimle Bangladeş’in en güzel hediyelerinden biri oldu benim için…

DAKKA DAKKA OLALI BU KADAR KADIN KAHKAHASI DUYMAMIŞTIR

Ezcümle; hayat insana beklemediği anda hediyeler veriyor. O nedenle başıma kötü bir şey gelse de “Bunun bana hediyeleri ne?” diye sormaktan asla vazgeçmeyeceğim. Bangladeş bana çok önemli hayat dersleri verdi ve Türk vatandaşı olmanın gururunu yaşadığım değişik bir tecrübe yaşattı. Festivalin kadın konferansı kısmında çok güçlü kadınlarla tanıştım. Meral Melika Duran’la 10 yılda kuracağımız bir arkadaşlığı korona nedeniyle 7 günde kurduk. Bir hastalıktan kurtulmanın savaşını birlikte verdik. Tabii bunu kahkahayla yaptık. Çünkü kahkahanın en büyük ilaç olduğunu çoktan anlamıştık. 20 günün sonunda Bangladeş’ten dönerken eminim Dakka Dakka olalı bu kadar kadın kahkahası duymamıştı.

Yazıya “Ağzımızdan çıkan her şeye dikkat etmek zorundayız” diyerek başlamıştım. Nedeni şu; uzun süredir “Dilini anlamadığım, kültürünü bilmediğim bir şehre kendimi maruz bırakarak yeni kitabıma başlamak istiyorum” diyordum. Evren beni duydu. Kitabın ilk cümleleri Dakka’da yazıldı bile… Ama kastettiğim hasta olmak değildi, beni yanlış anladın sevgili evren…

Bir sonraki buluşmamıza kadar hoşçakal Dakka! 

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.