“Çizgi film” deyip geçme!

DİZİ 29.04.2020, 23:43 01.05.2020, 12:46
“Çizgi film” deyip geçme!

Aslında Motoko Kusanagi’nin seksapeli tavanı aşan androjenliğinden bahsedip “Lityum çiçeği” diye şarkılar söylemem lazım bu yazıda ama yapmayacağım.

Zira ilk gençlik sonrası Binbaşı Kusanagi için kurduğumuz tüm fanteziler yıllar sonra Scarlett Johansson ile kimliğini bulduğundan kursağımızda kaldı.

Kendimi yanlış ifade etmek istemem. Scarlett şahane bir insan; ona lafım yok da ne yalan söyleyelim sahne ismiyle Japon yazar Masamune Shirow’un efsane mangasından 1995’te animeye aktarılan “Ghost in the Shell”in ana protagonistini canlandırmasını beklediğim kişi de “o” değildi.

İçimde yaradır.

“Marksistler tarihin ilk tekno dinini kurdular”

Neyse, dünyanın gaz ve toz haliyle bir başlayalım. Biraz sabredin, ileride umarım toplayacağız.

İnsanlığın Mars’a giden yolculuğu malum düdüklü tencerenin icadıyla başladı.

Mısırlı mucit Heron’un birinci yüzyılda geliştirdiği buharlı imbikten düdüklü tencereye geçmemiz yaklaşık 1600 yıl, 1679’da Denis Papin’in düdüklü tenceresinden Thomas Savery’nin buhar makinasına geçişimiz 19 yıl sürdü.

Simgesi buhar makinası olan birinci endüstri devrimini elektrik kullanımının farklı alanlara yayılmasıyla ikinci endüstri devrimi izledi. İkisi arasındaki zaman farkı, ilkiyle o döneme kadar insanlığın teknolojik anlamda yaşadığı tüm gelişmeler arasındaki farktan çok, çok, çok, çok daha kısaydı. Bu pattern teknolojinin gelişmesiyle ilgili hep sürdü, hala da sürüyor.

Bu iki devrim aslında şu anda yaşadığımız “teknolojik” dünyanın miladıydı.

Bunların uluslararası ilişkiler ve politik alanda 20’nci yüzyılın neredeyse tamamını etkileyen başka bir devrime ve hayatımızdaki büyük değişikliklere neden olmasıysa Karl Marx ve takipçilerinin olan biteni gelenekselden “farklı” değerlendirmeleriyle oldu.

Onlar dönemlerinin teknolojik ve ekonomik gerçekliklerini anlamaya çabaladılar.

Buhar makinaları, trenler, elektrik ve telgraf yerleşik yaşam, üretim ve tüketim ilişkilerinde daha önce duyulmamış sorunlara yol açsa da beraberinde insanlar için büyük fırsatlar getirdi.

Yuval Harari’ye göre; “Marx ve komünistler yeni teknolojik gerçeklikleri analiz edip, insanların yeni deneyimlerini anlayabildiklerinden sanayi toplumunun sorunlarına çözümler sunabildiler. Ayrıca yeni fırsatlardan yararlanmak için özgün fikirler üretebiliyorlardı.

Sosyalistler cesur yeni dünya için yeni cesur bir din yarattılar.

Teknoloji ve ekonomiyle gelen bir kuruluş vaadi inşa ederek ideolojik söylemi temelden değiştirdiler ve tarihin ilk tekno dinini kurdular.”

Bu tekno din yeni kavramları ve kendi dili üzerinde yükseldi.

Sonraki her dönemin “gelişimi” kendi “tekno dinini” yaratmasa da, yeni durumları ve kavramları tanımlayacak kelimeleri üretiyor.

(Bunu yazının sağlığı açısından, ideoloji üzerinden bir leksik semantik tartışmadan kaçınarak söylüyorum. Eleştiriler başımın üzerine)

Hayattaki her şeyin “politik” olduğunda mutabıksak bu “yeniliklere bağlı gelişen kavramlar”, yani “yeni gerçeklikler” ile gelen sorunlar ve fırsatlar üzerinden girişilecek tartışmaların da öyle olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Yani bu “yeni gerçeklikler” tıpkı ilk iki endüstri devriminin getirilerinde olduğu gibi hayatın doğal akışında yer alacak ve bizi etkileyecek kadar “gerçek.”

Bilinmesi gereken iki kavram

Tam da bu nedenle Netflix’in birkaç gün önce yayına soktuğu, başta bahsettiğim manga ve anime filmden devamla yaratılan yeni anime serisi “Ghost In The Shell SAC_2045” de hikaye eğrisinin iki ana ayağını oluşturan “sürdürülebilir savaş” ve “post-hümanizm” kavramlarını konuşmayı çok önemsiyorum.

Bu kavramların, Marx gibi, bir peygamberi belki henüz hayatın doğal akışında “yeterince” gerçekleşmedikleri için ortaya çıkmadı. Ya da olanlar bu anlamda kabul görmüyor. Ancak emin olun çok yakın gelecekte siber beyinler ve cyborglar ile ilgili tebliğler veren bir mesih kitleleri kendisine çağıracak.

Bu meseleler düşündüğümüzden daha fazla gündemimizde olacak. Çünkü şu sıralar yaşadığımız teknoloji ve yapay zeka devrimi gerçek.

“Ghost In The Shell SAC_2045” teki “sürdürülebilir savaş” ve “post hümanizm” kavramlarını konuşmak, en azından biraz fikir sahibi olmaya çalışmak işte tam bu yüzden önemli.

“Sürdürülebilir savaş” düşünülemez değil

Lakin bunları diziyle bağlı yazdığımdan buradan sonra iki açıdan engebeli bir yola giriyoruz:

İlki, izlemek isteyenler için seriyle ilgili spoiler vermeme çabası.

Diğeri, tanımlanması oldukça zor ve hakkında pek çok farklı tartışmanın yürütüldüğü post-hümanizmi bir yönüyle açıklamaya çalışma tehlikesi.

Üzerinde bir süredir fütüristler ve bilim kurgu alanı dışında çalışanlar tarafından çokça tartışılmaya başlanan post-hümanizm meselesiyle ilgili Türkiye’de kelam edecek, kuvvetle muhtemel benden çok daha yetkin birçok insan var. Yazıp çizmişlerdir. (Meraklıysanız bakınız: Varlık Dergisi’nin Ocak 2019 sayısı ve T24’te bu sayıda yazılanlara karşı Ezgi Hamzaçebi ve Merve Şen’in cevabı. Ezgi Hamzaçebi bu işle ilgili bayaa çalışıyor da anladığım bu arada.)

Filozof Francesca Ferrando’ya göre post-hümanizmin en az 7 tanımı olduğundan küçük bir tanım yapayım da demeyecek ve bu konudan biraz etrafından dolaşıp koşarak uzaklaşacağım.

“Sürdürülebilir savaş” kavramı ise yeni. Dolayısıyla orda kapışırız.

Ancak burada da spoiler engeline takılacağımızdan bu yazıda “sürdürülebilir savaş”tan çok kısaca bahsedelim, tartışmasını birkaç ay sonra isteyenler diziyi izledikten sonra yaparız.

“Ghost in the Shell”i bilenler 1995’teki ilk anime filmde de hikaye evreninin bir “üretilmiş geçmiş üzerinden” kurgulandığını hatırlayacaklar.

Çok özetle burada da benzer bir durum söz konusu.

Bir nükleer savaş sonrası dünyada “4 büyük” olarak kalan ABD, Rusya, Çin ve AB (Japonya tabii ki teknolojisi sayesinde nükleer savaşın etkilerinden korunmuş ve “nispeten!” “güçlü!” olarak ayakta) tüm dünya ekonomisi de “bir nedenle”, “bir anda” çöktükten ve “para” anlamsızlaştıktan sonra dünya ekonomisini ayakta tutabilmek için elbirliğiyle “sürdürülebilir savaş” kavramını yaratıyor.

Bunu neden sonra tartışırız diyorum? Çünkü “uydurulmuş” bu kavramın “gerçekliği” olmasa da onu andıran gelecek projeksiyonlarını uluslararası ilişkiler ve güvenlik çalışmaları alanlarında kafa patlatan akademisyenler bir süredir konuşuyor.

Avrupa’da mali gücüyle orantılı olarak askeri açından da güçlenecek bir Almanya’nın (AB’nin güç merkezi), yine Çin’e karşı ekonomisi oranında askeri olarak da güçlenmesine “izin verilecek” bir Japonya’nın dünya güç dengelerine ABD, Rusya ve Çin ile birlikte dahil olacağı, çok kutupluluğun en azından bunlardan biri diğerlerini tepeleyecek kadar güçlenene kadar taktik nükleeri bırakın konvansiyonel savaş bile kabul edilebilir olmadığından, “savaşmanın yeni yolları, bilgi operasyonları ve ekonomi gibi farklı enstrümanlar ile yürütülen sürekli bir savaş” durumuna geçeceği; kimsenin kimseye direk dalmaması yüzünden de bu savaşların bıkkınlık verecek kadar sıradanlaşacağı ve bir türlü sona ermeyebileceği çok kaba hatlarıyla konuşulan ana argümanlardan biri.

“sürdürülebilir savaş” gerçek değil ama “düşünülemez” de değil.

Dizide kavramın hikaye yayının diğer ayağına, yani post-hümanizme bağlanan tarafı ise bu kavramın (ve hikayede insanlar ve insansı robotların başına gelen başka bir sürü nanenin) kendiliğinden mi ortaya çıktığı yoksa “birileri” ve/veya “bir şey” tarafından kontrol mü edildiği...

İlk filmi izleyenler hatırlayacaklar.

Filmde görünürde 2029 yılında geçen bir polisiye hikaye örgüsü kurulsa da; insanların yarı makineleşmeye başladıkları bir dönemde, beyinlerine girmenin ve bilgi çalmanın çok daha kolay hale geldiği; hacker “Kukla Ustası”nın üst düzey gizli bilgilere ulaşmasının ardından, devletin onu bulmak ve ortadan kaldırmak için gizli bir örgütü görevlendirmesi anlatılıyordu.

Altta ise bu örgütün has insansı cyborg askeri Binbaşı Kusanagi üzerinden aslında makineler ve canlılar arasındaki farkları inceleyen, gelişen teknoloji ile ruhlarını kaybetmeye başlayan, canlılıklarını sorgulayan karakterlerin hikâyesini izlemiştik.

Aynı yoldan ilerleyen “Ghost In The Shell SAC_2045”te ise aradan geçen 25 yılın meseleleri çok daha ileri götürdüğünü söylemek mümkün.

Zira gördüğümüz üzere “sürdürülebilir savaş” gibi bir kavramı uyduran yazarlar kahramanların kişisel hikayelerinden çok “teknoloji devriminin” ve insanın fıtratından doğan bir dizi “şanssız” olayın üst yapıya etkisini ve bunun yarattığı tehditleri ve fırsatları tartışıyor.

Çok küçük spoiler olarak ilk filmden beri ana tema içinde fil gibi oturan hackleme durumunun bambaşka bir boyuta taşındığını söyleyebilirim.

Milliyetçilik teorilerinin kutsal kasesi: Kesin öteki tanımı

Post-hümanizm ise ilk filmdeki “sınırlarından” kurtularak, aslında daha o dönemde bir grup bilim kurgu ve anime sever politika öğrencisi olarak tartıştığımız ana mesele üzerinde daha da bir tepiniyor.

“kesin öteki” tanımı.

Bu serinin benim için en önemli tarafı da yukarıdaki iki ana kavramı konuşma fırsatı vermesinin yanında bu.

Anlatmaya çalışayım zira “kesin öteki” tanımını “Ghost In The Shell”e ve benim için önemine buradan sonra bağlayacağım.

2000’li yılların başında üniversite bitirme tezimi Milliyetçilik Teorileri, Kuzey İrlanda sorunu ve IRA üzerine yazdım. O dönem IRA’cı “devrimciler”; bizimkiler gibi kilim desen de olmadıklarından bir başka çekici geliyordu bana. Okudukça ve araştırdıkça IRA’cıların büyük kısmının cani ve bağnaz derecede ideolojik takıntılı olduğunu anladım ve işler değişti tabi. Bunun ötesinde zaten mücadele yöntemlerinin sofistike olduğunu da söyleyemeyeceğim “silahlı terör” olması oldukça sıkıntılıydı. Lakin buradan başlangıçla “barış ve çatışma çözümlemeleri ile küresel terör” çalışayım ben diye de aklıma düştü.

Akademide “barış ve çatışma çözümlemeleri” çalışmak üzere devam etmeye karar verince de (ki benim kadar kötü bir öğrenciye o fırsatı veren hocalarıma hala minnettarım) insan doğal olarak milliyetçilik teorileri çalışan herkes gibi tüm farklılıkları ortadan kaldıracak bir “öteki” arayışının içine düşüyor.

Ben aslında bu arayışta kendimce çok zorlanmadığımı düşünüyordum.

Zira elimde bu konuda bana yardımcı olabilecek büyük bir bilimkurgu ve anime külliyatı vardı.

Çocukluğumdan beri izlediğim “çizgi filmlerin” ve okuduğum bilim kurgu romanların büyük bölümü zaten “dünya dışı” varlıklar ve “insansı” ya da “insan ötesi” sibernetik organizmalar üzerine kuruluydu.

“Varoluş” durumuna yönelik içlerindeki tüm yaklaşımlara ve “felsefe”ye de dolayısıyla çocuk yaştan beri alttan alta aşinaydım.

O dönem akademideki en büyük isteğim de “yapay zeka”, “tüm vücut protezleri” ve “sibernetik organizma”ların insan ile olan ilişkilerini, varoluşçuluk ve milliyetçilik teorileri üzerinden incelemek; yapabilirsem geleceğine emin olduğum “gelecek”le ilgili birkaç kelam edebilmek ve dünyadaki bir çok çatışmanın temeli olan “milliyetçilik” meselesini bununla sınamaktı.

Temel dert de tüm insanların “bir” diğerlerinin “hepsi” olduğu bir denklemi kurabilmekti.

Bilimkurgularda, animelerde uzaylılara, kontrolden çıkan yapay zeka ve/veya robotlara yani bir “kesin öteki”ye karşı insanlar tarafından hep bir ağızdan; el ele söylenen ırk ve din üstü kardeşlik türküleri akademide yankı bulamadı.

Olmadı.

Maalesef o dönemde Türkiye’de, akademide bunun karşılığı yoktu.

Yeterince külliyat olmadığından ya da erişim probleminden değil, akademik çalışmanın disiplini dolayısıyla olmadı.

Zira bu kavramlar 1960’lardan beri konuşulsa da hala “akademik” değil, “fantastik” kabul ediliyordu.

O nedenle Güney Kore hükümeti 2007’de bilim kurgu peygamberi Isaac Asimov’un meşhur “Üç robot yasası”na dayalı hazırlanan “Robotların ve İnsanların Birbirlerini Suistimal Etmesini Önlemek Amacıyla Kanun”u parlamentoya götürmek için çalışmalara başladığında ya da Boston Dynamics, Atlas’ı ilk kez tanıttığında aklımdan geçenlerin ağzımdan çıkmaması gerektiğinden burada da yazamam.

Ama anladınız siz.

“SAC_2045” şaşırtıcı derecede başarılı!

Şimdi geri dönüp bakıyorum da, o zamana kadar okuduğum bilim kurgu romanları yanında o dönemde beni post-hümanizm meselesini merak etmeye sevk eden en büyük etken

“Ghost In The Shell” in ilk versiyonu olmuş.

“Ghost In The Shell SAC_2045” de bizim taa o zamanlarda konuştuğumuz bu meselelerle ilgili kapıyı Netflix üzerinden çok geniş kitlelere açtığı için bence çok önemli bir yapım.

Ben bu konuda oldukça eski kafalıyım. 1995’te yayınlanan ilk film hibrid animasyon olsa da 2D’ye daha yakın olduğundan hissiyatı bir farklıydı. 3D grafik animasyon sevmiyorum.

“Ghost In The Shell SAC_2045” ile en büyük eleştirim bu olur ki bu haliyle oldukça sübjektif bir durum.

Diğeri ise müzikleri.

Kenji Kawai’nin ilk anime filmde yarattığı mucizeye, Hollywood’un kendi versiyonunda Depeche Mode’u (ki Dave Gahan’ı abim gibi severim) OST’ye main score koymak marifetiyle çözdüğü uçkuru tüm dünyadan hayranlar bir sakatlık çıkmadan toplatmayı becermişti.

Bunda o element zaten direk konu dışı kalmış.

Onun dışında bence “Ghost In The Shell SAC_2045” sürpriz şekilde başarılı.

Helal Netflix.

Umarım dört gözle beklediğimiz Cowboy Bebop aksiyon dizisi ve Corto Maltese filmi de en az bunun kadar başarılı olur.

Malum orada senaryo ve tasarım anlamında yeni bir maceraya atılmaya da gerek yok.

Yani lütfen olmasın.

Yorumlar (0)