Hayatla Kavga Etmek Yerine Momentum’la Hareket ET!

Çok uzun yıllardır izliyorum. Dizi izliyorum, film izliyorum, manzarayı izliyorum, insanları izliyorum, hayvanları izliyorum, bitkileri izliyorum, bazen ne bulursam izliyorum ama hayatın içinde hep kendimi izlemeyi unutuyorum. O nedenle son yıllarda en çok kendimi izliyorum. Ne hissettiğimi, nasıl tepki verdiğimi, olaylar sonrasında ne yaptığımı izliyorum. Ve bu hayatta en çok kendimi merak ediyorum. Her geçen gün kendimin başka bir parçasıyla tanışıyorum ve gerçek bir heyecanla “Tanıştığımıza memnun oldum” diyorum.

GÜZELLİK SADECE AYNADA GÖRDÜĞÜN YÜZ DEĞİLDİR

İnsan 40’lı yaşlara gelince doğal terapilere, sağlıklı yaş alma ve güzel kalma meselelerine daha fazla eğiliyor. Benim bu konuda rehberim fonksiyonel güzellik terapisti Berrin Çetiner. Birkaç sene önce başladığım fonksiyonel güzellik terapilerini onunla sürdürüyoruz. Artık sadece güzellik terapistim değil, hem arkadaşım hem de kendimi keşfetme yolculuğumda güvendiğim biri Berrin… Çünkü sorduğum her soruya bütüncül bir yaklaşımla cevap veriyor ve benim gibi şüphe bulutuyla gezen birisini ikna ediyor. Berrin’den öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu; “Güzellik sadece aynada gördüğümüz yüz değildir. Bedenin dengesi, zihnin hali, nefesin, duruşun, hatta çeneni ne kadar sıktığın bile güzelliğine yansır. O nedenle önce içini güzelleştireceksin, sonra yüzüne yansıyacak.”

HAREKET, DÖVÜŞ, NEFES, SES, GÜZELLİK, BUZ AYNI POTADA

Berrin beni bir süre önce Malta’da yaşayan ve A Plus Solutions Global’in kurucusu olan Merve Cungar’la tanıştırdı. Merve bir iş insanı ama o da tıpkı Berrin ve benim gibi kendisine karşı meraklı biri… O nedenle kendi sınırlarını arıyor, farklı deneyimleri araştırıyor, insanın bedenine ve ruhuna başka türlü bakmanın yollarını arıyor. Ve sonunda hepsini aynı potada erittiği bir içerik oluşturmuş ve bunu çok ayaklı bir organizasyona dönüştürmüş. Adı Momentum Universe… Hareket, dövüş sanatları, nefes, fonksiyonel güzellik, ses terapisi, buz terapisi ve insanı birleştiren bir deneyim… Çünkü Merve Cungar; iyi hissetmenin tek bir formülü olduğuna inanmıyor. Bazen hareket ederek, bazen nefes alarak, bazen sınırlarımızı zorlayarak, bazen de sadece müzik dinleyip başka insanlarla bağlantı kurarak kendimizi yeniden keşfettiğimize inanıyor. Momentum fikrini de; insanın farklı taraflarını aynı deneyimde buluşturmak olarak tanımlıyor.

KAOS KARŞISINDA BEDENİN VERDİĞİ TEPKİYİ GÖSTERİYOR

Be Health Universe’te gerçekleştirilen Momentum Universe etkinliğine hiçbir şey bilmeden gittim. İşin güzel tarafı da bu… Momentum size ne yaşayacağınızı önceden bütün ayrıntılarıyla anlatmıyor. Bizi bir salona aldılar. Eğitmenleri tanıttılar ve Bruno A. De la Vega’yla Momentum başladı. Bruno bizi bir çember haline getirdi. Önce çemberi bozmadan yavaşça yürümeye başladık. Sonra biraz hızlandık. Sonra koşmaya başladık. Ve bir anda Bruno; “Şimdi hepiniz birbirinizin üzerine doğru yürüyün, koşun ama birbirinize değmeyin” dedi. Dışarıdan bakınca ne olacak ki? Ama içeride bir anda kaos çıktı. Hepimiz birbirimizin üzerine doğru koşuyoruz. Birbirimize çarpmamaya çalışıyoruz. Yön değiştiriyoruz. Birbirimizin arasından geçiyoruz. Ben kendimi metrobüs kuyruğunda gibi hissettim. Hani herkes aynı anda metrobüse binmeye çalışır ya… Tam olarak öyle… Balık istifi gibi…

İnsanlara çarpmamaya çalışırken ben çığlık çığlığa bağırıyorum. Benden başka bağıranı da pek görmedim. İlk anda güldüm. Sonra fark ettim ki; Bruno bize aslında bedenimizin kaos karşısındaki refleksini gösteriyor. Hepimiz aynı ortamdayız, aynı hareketi yapıyoruz. Ama herkes başka türlü tepki veriyor. Kimimiz kaçıyor, kimimiz hızlanıyor, kimimiz duruyor, kimimiz çarpıyor, kimimiz çarpmadan manevra yapıyor. Ben bağırıyorum. Üstelik günlük hayatımda bu kadar yoğun bir kaosu yaşamaya alışık değilim. Evden çalışan, kendi ritminde yaşayan biriyim. Dolayısıyla bedenimin bu kadar yoğun bir kaosla karşılaştığında verdiği tepkiyi ilk kez bu kadar net gördüm.

BİRBİRİMİZİN SINIRLARINA GİRMEYİ ÖĞRENDİK

Sonra başka çalışmalar yaptık. Birbirimize güvenmemiz gereken hareketler… Birimiz diğerinin elini bıraktığında düşeceğimiz çalışmalar… Ağırlık, denge, temas… Birbirimizi tutuyoruz. Birbirimizin sınırına giriyoruz. Birbirimizi çekiyoruz.

Üç saat boyunca bedenimizi çalıştırdık. Üç saat boyunca nabzımız yükseldi. Kimimizin başı döndü, kimimiz oturmak istedi, kimimiz çok yoruldu, kimimiz şikâyet etti. Her geçen dakika kondisyonumuz yükseldi. Kondisyonumuz yükseldikçe davranışlarımız da değişti. Üç saatin sonunda o kadar yoruldum ki, üstümden tır geçmiş gibiydi. Bruno’ya “Galiba bugün bize kardiyo yaptırdın ama kardiyo yaptırırken birbirimizin sınırlarına girmeyi, karşı karşıya kaldığımız sorunlar karşısında nasıl davranmamız gerektiğini, bir krizle karşılaştığımızda nasıl tepki vereceğimizi önce bedenimize öğrettin” dedim.

Çünkü hissettiğim şey tam olarak buydu.

BU SADECE BİR EGZERSİZ DEĞİLDİ

Ertesi gün Bruno’yla yaptığımız Momentum çalışmasında plank yaptırdı bize… Ama siz güçlü kalmaya çalışırken başka biri kolunuzdan, bacağınızdan çekiyor ve sizi düşürmeye çalışıyor. Bedeniniz direniyor. Sonra bunun yalnızca bir egzersiz olmadığını düşünüyorsunuz. Hayat da böyle değil mi? Hepimiz hayatın içinde ayakta durmaya çalışıyoruz. Ama olaylar, kişiler, durumlar sürekli elimizden kolumuzdan çekip bizi düşürmeye çalışıyor. Ve bazen düşüyoruz. Ama düştüğümüz yerde ölmüyoruz. Düştüğümüz yerden kalkıyoruz. Yolumuza devam ediyoruz.

KAVGA ETTİĞİM ŞEY TESLİMİYETLE DANSA DÖNÜŞTÜ

Son gün bir başka harekette partnerim beni yönlendiriyordu. Ben ise direniyordum. Çok direniyordum. Bir noktada “Ya beni ne kadar çok itiyorsun! Bu kadar zor olmak zorunda mı? Canım acıdı” dedim. Bu hareketi yaparken gözünüzü kapıyorsunuz. Partnerim bana “Sen kendini bırakmıyorsun, direniyorsun. Aslında bıraksan canın hiç acımayacak” dedi. O anda kendimi bıraktım. Ve direnç yok oldu, kavga ettiğim şey teslimiyetle dansa dönüştü.

İşte Momentum’da beni en çok etkileyen anlardan biri buydu. Çünkü hayatım boyunca mücadele etmeyi bilen biriyim. Direnmeyi biliyorum. Kendi ayaklarımın üzerinde durmayı biliyorum. Ama her zaman direnmek zorunda mıyım?

Belki de değil.

Belki bazen teslim olmak, yenilmek değildir. Belki teslim olmak da bir manevradır. Hayatın zorluklarıyla kavga etmek yerine onlarla dans ederek yol almak…

Bruno’yla yaptığımız üç günlük çalışma bana başka bir şey daha öğretti: Güçlü olmak sadece direnmek değildir.

Ne zaman direneceğini, ne zaman bırakacağını bilmek de güçtür.

“HÜMANİSTİM” DEDİM, 10 DAKİKA SONRA VURUYORDUM

Sonra Cem Bostancı ve ekibinin Muay Thai çalışması başladı. Daha önce kick boks yapmıştım. Ama burada mesele dövüşmek değildi. İlk başta Cem Hoca’ya “Hocam ben hümanistim, size vuramam” dedim. Gülümsedik. On dakika sonra çatır çatır vuruyordum. Çünkü Muay Thai bana başka bir şey öğretti: Konsantrasyon.

Benim beynim aynı anda beş yüz şey düşünüyor. Şu anda bu yazıyı yazarken bile kafamın arkasında başka konular açık. Yüzde yüz bir yerde olmak benim için kolay değil. Oysa Muay Thai yaparken hedefinize odaklanmak zorundasınız. Bir yere vururken bedeninizin başka noktalarını da aynı anda harekete geçiriyorsunuz.

MUAY THAI’YLE KURBAN PSİKOLOJİSİNE GİRMİYORSUNUZ

Duruşunuzu koruyorsunuz. Mesafenizi hesaplıyorsunuz. Karşınızdakini izliyorsunuz. Ve bütün bunları yaparken hedefinize odaklanıyorsunuz. Bana göre dövüş gibi görünen şey, aslında hayatta bize gelenlere cevap vermeyi öğretiyor. Hayat size bir top atıyor. Cevap veriyorsunuz. Bir tokat atıyor. Gardınızı alıyorsunuz.

Ama kurban psikolojisine girmiyorsunuz.

Hayatın size yaptığı şeyi seyretmek yerine ona karşılık veriyorsunuz.

İÇİMDEKİ ÖFKEM AZALDI

Bir de öfke var. Bence öfke çok önemli bir duygu. Hepimiz bir sürü şeye susuyoruz. Bir sürü şeye “peki” diyoruz. Bir sürü konuyu kapatıyoruz. Bir sürü şeyi içimize atıyoruz. Ve sonra “Öfkem içimde patladı” diyoruz.

Belki de çoğumuzun öfkesi gerçekten içimizde patlıyor.

Muay Thai’de o öfkeyi dışarı çıkarmanın çok sağlıklı bir yolunu buldum. Hiç yalan söylemeyeceğim.

Cem Hoca, Yılmaz Hoca, Payol Hoca ve ekiple yaptığımız çalışmaların sonunda içimdeki öfkenin azaldığını hissettim. Bu bana çok iyi geldi. Çünkü bazen kendimizi iyileştirmek için sadece konuşmak yetmiyor. Bazen hareket etmek gerekiyor. Bazen vurmak gerekiyor. Bazen koşmak gerekiyor. Bazen de bırakmak gerekiyor.

BEDEN VE RUH ARASINDAKİ KÖPRÜ: SES TERAPİSİ

Ve bütün bu sertliğin içinde ses vardı. İnsanı duygudan duyguya sürükleyen… Ali Erbil Kartal’ın ses terapisi…

Gonglar… Farklı sesler… Frekanslar…

Bütün gün bedenimizi çalıştırmıştık. Bedenimiz tehlikeyi algıladığında ses de bizi başka bir yere taşıyordu. Bedenimiz gevşemeye başladığında ses de gevşemeyi destekliyordu. Yani bedenin savaş moduyla ruhun sakinleşme hali arasında ses bir köprü kuruyordu.

Bu da benim için çok kıymetliydi. Çünkü günün bir bölümünde bedeniniz savaşmayı öğreniyor, diğer bölümünde o savaştan çıkmayı…

FONKSİYONEL GÜZELLİKTE ÇENEMİZİ SIKMAYI BIRAKTIK

Sonra Berrin Çetiner’in fonksiyonel güzellik seansı başladı. Ben Berrin’i yıllardır tanıyorum. Ve onun güzelliğe bakışını seviyorum. Çünkü güzelliği yalnızca “yüzümde kaç kırışıklık var?” diye anlatmıyor. Bize ilk gün çenemizi fark ettirdi. Çünkü çenemizi sıkıyoruz. Bruksizm neredeyse çağımızın ortak meselelerinden biri haline geldi. Farkında olmadan dişlerimizi sıkıyoruz. Kaslarımızı geriyoruz. Berrin bize çene kaslarımızı gevşetmeyi öğretti. Diğer günler yüzümüzde oluşturduğumuz gerginliklerin yalnızca yüzümüzde kalmadığını anlattı. Son gün yine aynı yere geldik. Güzellik içeriden dışarıya doğru geliyor. Beden rahatladığında yüz de rahatlıyor. Zihin rahatladığında yüz de değişiyor. Kendimize nasıl davrandığımız yüzümüze de yansıyor. Bize her gün birkaç dakikalık egzersizle yüzümüzü nasıl daha canlı, genç ve dinamik göstereceğimizi öğretti.

YAŞARKEN BİLE NEFESİMİ TUTUYORMUŞUM

Sonra Terry Grech geldi. Terry nefes eğitmeni. Aynı zamanda buz terapisini de onunla yaptık. Ben Terry’yle özel bir bağ kurdum. Güçlü personamın altındaki kaygılı tarafımı ona gösterdim ve o üç gün boyunca beni bilgi vererek rahatlatacağını hemen anladı. Ne zaman kaşlarımı çatsam bana az sonra neler yaşayacağımı anlattı. Beni bilinmezliğin kaygılandırdığını gördü. O nedenle beni bilgiyle sakinleştirdi. Nefes ve buz terapisi hakkında her şeyi öğretti. Nefes almaya başladığımızda başka bir şey fark ettim.

Ben uzun yıllardır nefesimi tutuyormuşum. Sanki yaşarken bile nefesimi tutuyormuşum. Diyaframdan ve göğüsten aynı anda nefes aldık. Ali Erbil Kartal’ın ses terapisiyle birleştiğinde bedenimde inanılmaz bir rahatlama oldu. Yarım saat içinde bütün gün gardını almış bedenimin gevşediğini hissettim. Bedenim ilk kez günün sonunda “Artık savaşmıyorum” der gibiydi.

Terry’nin nefes çalışması anlatılmaz, yaşanır.

Ve sonra buz geldi. Buzun içine girmek benim için başlı başına bir meseleydi. Çünkü soğukla karşılaştığınız anda bedeniniz tehlike sinyali veriyor. Buzun içinde vücudunuz yanmaya başlıyor. Beyniniz bir anda “Ne yapacağım?” diye bağırıyor. İşte tam o anda Terry size nefes aldırıyor. Buzun içinde nefes almayı öğretiyor.

Panik karşısında nefes almayı.

Panik karşısında odaklanmayı..

Panik karşısında sakin kalmayı…

ÜÇ GÜNÜN ÖZETİ BUZUN İÇİNDEYDİ

Ben Terry’nin yönlendirmesiyle buzun içine girdim. Dört buçuk dakika kaldım. Ve o dört buçuk dakikada yalnızca soğuğa dayanmadım. Kendimi izledim. Bedenim “Çık” derken zihnim nefes aldı. Panik yükselirken ben nefes aldım. Ve bir süre sonra soğukla kavga etmeyi bıraktım. Buzun içinde sakinleşmeye başladım. Çıktığımda kendimi güçlü hissettim, dirençli hissettim. Ama en önemlisi, zorluk karşısında sakin kalıp strateji kurabileceğimi hissettim.

Belki de üç günün bütün özeti buzun içindeydi.

RUHUMUZU SAĞALTTIK

Çünkü Bruno bana direnmenin yanında teslim olmayı öğretmişti.

Cem Hoca bana gardımı almayı ve gerektiğinde karşılık vermeyi öğretmişti.

Berrin çenemi sıkmayı bırakmayı, güzelliğin küçük çabalarla gelebileceğini öğretmişti.

Ali Erbil Kartal bedenimi sesle sakinleştirmişti.

Terry ise bütün bunların üzerine nefesi koymuştu.

Ve sonunda buzun içine girdiğimde hepsini aynı anda kullanmak zorunda kaldım.

Üç gün boyunca hareket ettik, koştuk, dövüştük, birbirimizi çektik, düştük, kalktık, bağırdık, terledik.

Ama bütün bunların sonunda ruhumuzu sağalttık…

MOMENTUM UNIVERSE’TEN AKLIMDA NE KALDI?

Hareket edersem odaklanabilirim.

Odaklanırsam rahatlayabilirim.

Rahatlarsam yine savaşabilirim.

Kendimi bir döngüye sıkıştırıp kurban psikolojisinde kalmak yerine, hayata karşı “Ben de buradayım” diyebilirim.

Sınırlarımı koyabilirim.

Güvenebilirim.

Düşebilirim.

Düştüğüm yerden kalkabilirim.

Hayatın karşıma çıkardığı zorluklara her zaman aynı şekilde cevap vermek zorunda değilim.

Bazen direnebilirim.

Bazen bırakabilirim.

Bazen vurabilirim.

Bazen dans edebilirim.

Ve galiba artık hayatın karşıma çıkardığı her şeyle kavga etmek yerine biraz daha manevra yapmayı deneyebilirim.

Çünkü Muay Thai Hocamız Cem Bostancı’nın bize söylediği gibi;

Hedefine odaklan.

Gardını al.

Yumruğunu at.

Ve objektiflere gülümse.

Ben de bundan sonra biraz bunu yapacağım galiba. Gardımı alacağım. Yumruğumu atacağım. Ama hayatla kavga ederken değil… Onunla dans ederken.

Çünkü galiba mesele hiç düşmemek değil.

Düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmek.

Ve ayağa kalktığında kendine bakıp, “Tanıştığımıza memnun oldum” diyebilmek…