"İstanbul, büyük resmin çok önemli bir parçası"

RÖPORTAJ

"İstanbul’un Kayıp Mührü" isimli yeni romanıyla Londra’dan İstanbul’a macera dolu bir rota çizen Şengül Boybaş ile keyifli bir sohbete imza attık... 

Sizi, Netflix orijinal yapımı Atiye’ye ilham veren "Dünyanın Uyanışı" serisinin yazarı olarak tanıdık. Zaman içinde binlerce okura ulaştınız. Şimdi yeni romanınız "İstanbul’un Kayıp Mührü" ile yeniden okuyucuyla buluşuyorsunuz. Bu süreç nasıl gelişti, "İstanbul’un Kayıp Mührü"nün ortaya çıkış hikayesinden bahseder misiniz?

Aslında benim için her kitap aynı biçimde heyecanlı. Eserlerimi okurlarla buluşturmak ve eserler sayesinde aramızdaki bağımızı kuvvetlendirmek çok keyifli. Göbeklitepe araştırmalarım çok uzun ve yoğun bir süreçti ve bu süreç bana şehirlere başka gözle bakabilmeyi öğretti. Aslında yıllardır üzerinde yaşadığımız toprakların nasıl kurulduğunu düşünmeye başladım, yazılan ve yazılmayan tarihin derinlerine bakmaya karar verdim. Ve İstanbul’un zannettiğimden de derinlikli bir hikayesi olduğunu fark ettim. İstanbul için anlatılan mitler ve efsaneler beni içine sürükledi ve fark ettim ki bir büyük resmin çok önemli bir parçası İstanbul… Evliyalar, peygamberler, büyük düşünürler bunun çok farkındaydı. Ben de bu kadim toprakları, gerçekten ölümsüz olan bu şehri anlatmalıyım dedim.

Romanınızın girişinde, “Yazarken bedenimi dışarıda bırakıp sihirli bir dünyanın dar sokaklarına, pembe hülyalarına, acının enginliğine; öfkenin karmaşası ile dolu sayıların, sembollerin, harflerin ve renklerin dünyasına derin dalış yapıyorum.” ifadelerine yer veriyorsunuz. O dünyayı bize anlatır mısınız?

Nicola Tesla, “3-6-9 rakamlarının anlamlarını çözerseniz, kainatı anlarsınız...” der. Bu söz beni çok etilemiştir hep. Benim dünyamı bu sorgulamalarla geçti, “3 ne demek, mavi ne demek, neden 7 renk, neden 7 kat sema?” Nedenler o kadar çok ki bu soruları sorduğunuzda size ucu bucağı olmayan bir dünyanın kapıları aralanıyor. Numeroloji, fengshui, dinler, mitolojiler, efsaneler; tüm bunları anlamaya bir ömür yetmez. Bunu herkesin anlayacağı bir yerden anlatmaya da dil yetmez. :) Anlatabildiğimiz kadar diyelim. Üstadlara saygıdan…

 "Gençken dünyayı değiştirme arzusu çok kuvvetli"

Mizaçları birbirinden çok başka dört gencin gözünden İstanbul’u betimlediğiniz satırları okuyoruz. Sizce İstanbul’u her yaşta ve durumda farklı gözlerle seyretmek nasıl bir duygu?

Şimdilerde genç diyebileceğimiz nesil çok farklı bir dünyaya doğdular, sürekli gelişmekte olan bir organik hücre gibi. Gelişimlerini izlemek inanılmaz bir deneyim. Onlar gibi düşünmek, onları anlamak benim için zorlayıcıydı. Gençken dünyayı değiştirme arzusu çok kuvvetli. Bizim yaşlarımızda ise dünyanın işleyişini anlamak, değişmesi gerekeninin “sen” olduğunun idrakine vardığın içsel bir dönem. Bu yüzden çok heyecan verici bir duyguydu gençlerin gözünden dünyaya bakmak…

İyilerle kötülerin savaşı hiç bitmiyor. "İstanbul’un Kayıp Mührü"nde de hırslarla sarmalanan insanların hikayelerine şahitlik ediyoruz. Bu sonsuz bir döngü mü, nerede ve nasıl kırılır?

Bu sonun başlangıcı dediğimiz bir döngü. Ve sonsuzluğa kıvrılıyor, içinde olduğumuz şey aslında sonsuz bir sarmal. Geçmişten geleceğe, gelecekten geçmişe sonsuz bir tekrar. Bu sarmalın içine insan koyduğumuzda iyi-kötü, günah-sevap, varlık-yokluk, yani dualitenin tüm unsurları bizim üzerimizden şekil alıyor.

"Siz olsanız toprağın yerinde bu yükü kaldırır mısınız?"

"İstanbul’un Kayıp Mührü"nde çeşitli doğal afetlerin getireceği kalıcı sonuçlardan söz ediliyor. Bu durumu oldukça gerçekçi aktarıyorsunuz. Bu konuda yazarken tedirgin olduğunuz oldu mu? Haydi gelin biraz daha geleceğe çevirelim bakışlarımızı, İstanbul’u neler bekliyor?

Zor bir anlatıydı benim için. Yaşanmış yıkımların insanlar üzerindeki tahribatını da izleyip onları tekrar yaşamak durumunda kaldım, acı tüm toprağa sindi. Tekrarı umarım hiç yaşanmasın diyebilirim. İstanbul’u olası bir yıkımın beklediğini öngörüyorum. Bu kaymalar şehirleşmenin toprağa baskısını artıracak, manyetik alanın negatif olarak yön değiştirmesi sonucu toprak üzerinde ne varsa silkeleyecek demek aslında. Siz olsanız toprağın yerinde bu yükü kaldırır mısınız? Ve İstanbul’u İstanbul yapan mühürler yani belirli işaretler iyi korunmaz ise etki çok büyük olur diye öngörüyorum.

Sır, gizem, çözülmesi gereken şifreler, semboller. İstanbul’u buradan okumak nasıl bir duyguydu?

Göbeklitepe’den daha zor değildi. :) Bilinmeze yapılan bir yolculuktu benim için Göbeklitepe. İstanbul’da ise bildiğimi zannettiklerimin aslında yanıldıklarım olduğunu anladım. Şehir bizim ile konuşuyormuş, biz konuşurken duymamışız. Benim ilahi düzen içerisinde bir yerim var demiş, biz Boğaz’da balık demişiz. “Siz kimin mirasının üzerinde oturuyorsunuz, hangi medeniyetlere şahitlik ediyorsunuz biliyor musunuz?” demiş, biz daha çok kentleşmişiz. “Benim değerlerimi koruyan benim şehrimde var olsun...” demiş, biz o değerleri unutalı çok olmuş. O yüzden İstanbul’u yaşamak önemli bir detay…

Şu sıralar aklınızı kurcalayan projeler var mı?

Olmaz mı? :) Kurcalamak ne kelime resmen çığlık atıyor. Yeni projem herkesi şaşırtacak bir tarza sahip… Beklemeye değer diyelim.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.