Festivallerin bir kentin kimliğini oluşturduğuna, hatta zaman içinde o kentin ne olduğunu ve nasıl bir yer olmak istediğini anlatmaya başladığına inanırım. Çünkü bir festival yalnızca birkaç gün boyunca film izlenen, yönetmenlerin gelip söyleşilere katıldığı, gecelerinde kokteyllerin ve partilerin yapıldığı bir organizasyon değildir. İyi bir festival, kentin hafızasına yerleşir. İnsanlarını birbirine yaklaştırır, dışarıdan gelenleri o kentin parçası yapar ve zamanla kentin kültürünü dönüştürür.
SİNEMA SEKTÖRÜNÜN TAKVİMİNDE KENDİSİNE YER AÇTI
Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin beşinci yılına bakarken tam olarak bunu düşünüyorum. Ben bu festivali beş yıldır takip ediyorum. Hatta dizidoktoru.com olarak medya destekçilerden biri olduğumuz için çok mutluyum. Çünkü küçücük bir kent festivali olarak başladığı yolculukta artık sadece Ayvalık’ın değil, sinema sektörünün takviminde kendisine sağlam bir yer açtı. Aslında bunu ilk günden beri yaptı ama bu yıl etkisi çok daha yoğundu. Festivali takip etmek için gelenler arasında sadece sektörden insanlar yoktu, çevre şehirlerden gelen izleyiciler oldukça fazlaydı. Tabii ki festival direktörü Azize Tan ve ekibinin katkısı çok büyük. Çünkü onlar Ayvalık’a sadece sinemayı getirmedi, bir sinema kültürü oluşturdu. Bunun uzun zamandır şahitlerinden biriyim.

Benim için Ayvalık Uluslararası Film Festivali çok kıymetli, çünkü yarışma yok. Türkiye'de festivalleri düşündüğümüzde aklımıza hemen ödüller geliyor. Antalya, Adana ve diğer yarışmalı festivaller sinemamız için elbette çok değerli. Ancak yarışın olduğu yerde ister istemez bir rekabet duygusu da oluşuyor. Rekabetin olduğu yerde de insanlar birbirlerinden biraz uzaklaşabiliyor. Bir filmin kazanması, bir başkasının kaybetmesi üzerinden bir hiyerarşi kuruluyor. Ayvalık'ta ise başka bir şey oluyor. Kimse bir sonraki gün ödül alıp almayacağını düşünerek uyanmıyor. Herkes bir filmden çıkınca sadece filmi ve kendisinde bıraktığı etkiyi konuşuyor. Haliyle birlikte film izleniyor, üzerine konuşuluyor, tartışılıyor, sonra aynı insanlar akşam başka bir masada yeniden karşılaşıyor. Sinemayı bir yarış olmaktan çıkarıp yeniden ortak bir deneyime dönüştürüyor.
ÖDÜL MELİK KURU'YA GİTTİ
Bu arada Seyir Derneği tarafından Ayvalık Belediyesi iş birliğiyle düzenlenen Ayvalık Uluslararası Film Festivali, her yıl genç bir sinemacıya ödül veriyor. Alin Taşçıyan, Berkay Ateş, Cem Kaya, Elif Ergezen ve Pelin Esmer’den oluşan seçici kurul, Kurukahveci Mehmet Efendi’nin katkılarıyla verilen “Kahve İçen Yorulmaz Geleceğin Sinemacıları Ödülü’nü yıl yıl İsimsiz Eserler Mezarlığı filminin yönetmeni Melik Kuru’ya verdi.

BURUK NOEL SEYİRCİYİ DE BURUK GELDİ
Ayvalık Film Festivali’ne, Azize Tan’a, Merve Genç’e ve ekibine olan saygımı ve sevgimi bir kenara koyarak ilk 4 gününe katıldığım 5. Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde izlediğim filmlere geçiyorum. Festivalin açılış filmi efsane yönetmen Pedro Almodovar’ın Buruk Noel filmiydi. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde En İyi Soundtrack Ödülü alan film, eminim benim gibi Konuş Onunla, İçinde Yaşadığım Deri, Dönüş, Annem Hakkında Her Şey, Acı ve Zafer gibi filmleri sevenler için hayal kırıklığı oldu. Sanatçının yaratım süreci sancılarını, başkalarının hayatlarını sanat malzemesi yapma etiğini tartışan filmde Almodovar film içinde bir film yapısı kurarak aslında kendi yaratım sürecini de sorguluyor. Bárbara Lennie'nin canlandırdığı Elsa, bağımsız sinemada kült film yapmış ama sonra reklam sektörünün içinde kaybolmuş bir yönetmen. Annesinin ardından yas tutamamış ve panik atakla tanışmış biri. Yası kabul ettiği noktada yeniden yazmaya başlıyor. Kendisiyle yüzleşme çabası var zannediyorsunuz ama bunun da bir film olduğu anlaşılıyor. Zira Leonardo Sbaraglia'nın canlandırdığı Raúl karakteri film yapmadan yaşayamayacağına inanan bir yönetmen olarak Elsa’nın hikayesini yazıyor. Raul, Elsa üzerinden kendiyle yüzleşmeye çalışırken, Almodovar da Raul üzerinden kendi yaratım süreciyle başka insanların hayatlarını sanat malzemesine dönüştürmesi meselesini tartıştırıyor. Ama bu tartışma maalesef filmi iyi hale getirmiyor.
"EN SEVDİĞİM" BABA-KIZ İLİŞKİSİ ÜZERİNDEN SÖMÜRGEYE TAVRINI ANLATIYOR
Festivalde, Radu Jude’un yönettiği Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi, Sylvain Chomet’in yönettiği Muhteşem Bir Hayat, Rodrigo Sorogoyen imzalı En Sevdiğim, Gregg Araki’nin yönettiği Seni İstiyorum, Marcus Schleinzer imzalı Rose, Lance Hammer’in yönettiği Kraliçe Zor Durumda filmlerini izledim. Türk filmlerini İstanbul Film Festivali’nde ve vizyonda izlemiştim, o nedenle bu defa şansımı yabancı filmlerden yana kullandım. Ama söyleşilerine katılmaya çalıştım.
En Sevdiğim inanılmaz etkilendiğim bir film oldu. Zira bir baba-kız hikayesi üzerinden kırılgan erkeklik egosunu, üstünlük taslamayı anlatırken büyük resimde İspanya’nın sömürgesi olan Batı Sahra’ya 1930’lu yıllardaki tavrını anlatıyor. Bu da filmi benim için bambaşka bir yere koyuyor. Muhteşem Bir Hayat animasyon filmler arasında öne çıkıyordu. Marsel Pagnol'un hayatına odaklanan film kaybettiğimiz çocukluğumuza da selam çaktı. Seni İstiyorum festivalin en merak ettiğim filmlerinden biriydi. Ama vaadinin altında kaldı. Kraliçe Zor Durumda filmden çıktıktan sonra kendinize gelmek için sessizce en az yarım saat izlemeniz gereken bir film. Hastalık, hafıza, anne meselesi üzerinden sarsıcı bir izleme deneyimi yaşatıyor.
ORTA SINIFLAR NEREYE GİDİYOR?

Festivalin “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?” başlığı altında gerçekleştirdiği konuşma da bence seçkinin neden yalnızca filmlerden oluşmadığını gösteren iyi bir örnekti. Bu bölümde konuşulan “orta sınıf melankolisi”, güven kaybı, statü kaybı, mülkiyet, aile desteği, yurt dışına taşınma arzusu, geleceği kontrol etme çabası gibi meseleler aslında son dönemde Türkiye'de yaşayan pek çok insanın hayatına dokunan meselelerdi.
VURAL SİNEMASI YIL BOYUNCA KÜLTÜR SANAT MERKEZİ OLACAK
Ayvalık’taki Vural Sineması'nın yeniden hayata geçirilmesi benim için festivalin bu yılki en önemli haberlerinden biriydi. Çünkü bir festivalin bir haftalığına bir kente gelmesi başka, o kente kalıcı bir kültür mekânı bırakması başka. Vural Sineması'nın yıl boyunca yaşayan bir sinema ve kültür alanına dönüşmesi, Ayvalık'ın festivalden geriye yalnızca güzel anılar değil, kalıcı bir kültürel miras da alması anlamına geliyor.
Her gün film aralarında düzenlenen kokteylere de bu yıl çok özenilmişti. Ben Kürşat, AIMA'da düzenlenen MUBI, ve Callista Hotel'deki kokteyllere katılabildim. Kürşat Zeytinyağı'nda her yıl bir kahvaltı organizasyonu olurdu. Ben de mutlaka katılırdım, çünkü Kuzey Ege'de olduğumu hissettirecek bir lezzet olurdu. Bu yıl 18.00'de düzenlenen kokteyller vardı. Kürşat Zeytinyağı'nda düzenlenen kokteyle değinmeden edemeyeceğim. Zira misafir ağırlamak konusunda tam ailelerimizden gördüğümüz anları yaşatıyor bize… Özenildiğini, değer verildiğini her anıyla gösteriyor. Festivale katkısı da çok kıymetli Kürşat’ın… Bu yıl Callista Hotel’de ilk kez bir araya geldik. Ortamın güzelliği, sinemacıların kaynaşması bir yana otele getirilen 1500 yaşındaki zeytin ağacını görmek müthiş bir deneyimdi. Festival seçkisindeki Sessiz Dost filmini hatırlattı bize.
Ayvalık bunu iyi yapıyor. Bir festivalde sizi sadece sinema salonuna kapatmıyor, kentle, birbirinizle, sanatla ve sinemayla sizi buluştururken gözünüze, kalbinize ve midenize de o güzellikleri sunuyor.

AYVALIK'A FESTİVAL NEDENİYLE TAŞINANLAR VAR
Belki de bu yüzden bu yıl çok farklı bir şey duydum. Birkaç kişiden “Ben Ayvalık'a taşındım. Burayı festival nedeniyle sevdim” cümlesini duydum.
Bir festival için bundan daha büyük bir iltifat olabilir mi, bilmiyorum. İşte sanatın dönüştürücü gücü tam da burada başlıyor.
Bu yıl festivalden heybeme yine çok şey koydum.
İyi seçilmiş filmler...
Üzerine uzun uzun düşündüğüm sahneler...
Yeni yönetmen keşifleri...
Yıllardır görmediğim dostlarla karşılaşmalar...
Yeni dostluklar...
Sinemanın geçmişiyle bugününü aynı masada buluşturan sohbetler...
Ve bir kentin sinemayla nasıl değişebileceğine dair güçlü bir gözlem.
Beş yıl önce Ayvalık'ta bir film festivali vardı. Bugün ise Ayvalık'ın kendisiyle bütünleşmiş bir festival var.
Azize Tan'ın ve Seyir Derneği'nin beş yılda yaptığı en önemli şey de yalnızca iyi bir festival programı hazırlamak değil. Sinemayı Ayvalık'ın gündelik hayatının bir parçası haline getirmek.




