Murat Aygen’i uzun yıllardır farklı karakterlerle izliyoruz. Ancak bugün geriye dönüp baktığımızda; oyunculuğunda iz bırakan tarafın yalnızca canlandırdığı roller değil, o rollere taşıdığı çok katmanlı üretim pratiği olduğunu da görmek mümkün. Zira Aygen, oyunculuğu yalnızca performans üzerinden değil; müzikal tiyatro, ses, anlatı ve gözlem pratiğiyle beslenen çok yönlü bir üretim yaklaşımıyla ele alıyor. Bu yaklaşım da yıllar içinde kurduğu oyunculuk dilinin önemli parçalarından birine dönüşüyor. Belki de izleyiciyle kurduğu güçlü bağın sebeplerinden biri burada oluşuyor. Çünkü ekranda yalnızca karakterleri izlemiyoruz. Karakterlerin taşıdığı duygularla ilişki kuruyoruz. Farklı rollerde, farklı hikâyelerde karşımıza çıksa da geride bıraktığı his çoğu zaman benzer kalıyor: İnandırıcılık.
ROLE DEĞİL TAŞIDIĞI DUYGUYA İNANMAK
İletişim perspektifinden bakıldığında bunu biraz da “anlatısal güven” olarak okumak mümkün. Yani yalnızca oynanan role değil; o rolün taşıdığı duyguya da inanmak. Belki de bu nedenle Murat Aygen’in üretim biçimi yalnızca oyunculuk üzerinden değil; duyguyu görünür kılma becerisi üzerinden de karşılık buluyor. “Sesten Az Önce” kitabında da benzer bir çizgi hissediliyor. Burada da bir karakter anlatılmıyor. Bir duygu kuruluyor. Ve okurdan beklenen şey o duyguyu kabul etmesi değil; onu kendi içinde bir yerden tanıması. Uluslararası Gastronomi Film Festivali Çeşme kapsamında okuyucuları, hayranları ve basın mensuplarıyla bir araya gelen Murat Aygen ile kitabın çıkış noktasını, farklı kültürlerin iletişim biçimlerini, sofraların neden güçlü bir anlatı alanı olduğunu ve insanın kendisine en çok hangi anda yaklaştığını konuştuk.
RÖPORTAJ: EBRU TORUN
- Kitabı okurken okuyucunun en çok hangi duyguyla baş başa kalmasını isterdiniz?
Sanırım en çok şu hissin kalmasını istedim: “Ben bu duyguyu bir yerden biliyorum.” Bu kitap biraz onunla ilgili. Bazen okudukça unuttuğunuzu fark ettiğiniz ama aslında unutmadığınızı anladığınız şeyler vardır ya… Bu kitap biraz öyle bir yol hikâyesi. Bu sayfalarda bir gelişim vaadi yok, bir yönlendirme yok, bir reçete yok. Benim profesyonel alanım da o değil zaten. Olman gereken biri de yok. Sadece sen varsın. Belki biraz yalnızlık. Biraz aşk, biraz şüphe, biraz cesaret. Ama en çok insanın kendi içinde daha önce tanıdığı bir duyguyla yeniden karşılaşması. Ben bu yazıları kendime doğrudan soramadığım soruların etrafında dolaşarak yazdım. Bazen sabah uyandığında gelen o boşluk hissiyle, bazen bir şiirin ortasında dururken... Bazen de kendi iç sesini susturamadığında... Kendimden geçip yeniden kendime düştüğüm anlardan. Sesin gelmediği ama sessizliğin anlattığı yerlerden. O yüzden bu kitap baştan sona okunmak zorunda da değil. Tıpkı hayat gibi... Bazen dağınık, bazen denk, bazen kopuk... Her bölüm bir parça, her satır bir iz. Belki seni tamamen sana götürmüyor ama en azından yol boyunca eline bir fener bırakıyor. Ben kitabın başına da şöyle bir not yazmıştım: “İçinde gökyüzü taşıyan herkese… Sesten az önce, sessizlikten az sonra, kendini duymak isteyenlere...”
ACIMIZI BİLE EĞLENEREK ANLATIYORUZ
- Farklı kültürleri deneyimledikçe iletişime bakışınız değişti mi? Sizce iletişim yalnızca ne söylediğimizle mi ilgili, yoksa karşımızdakinin diliyle de mi?
Bence iletişim yalnızca ne söylediğimiz değil, karşımızdakinin nasıl duyduğu da... Çünkü her toplumun kendi dinamiği var. Bizim burada sinirlendiğimiz bir şeye başka bir yerde insanlar mutlu olabiliyor. Ya da tam tersi. Bunu çok seyahat ettikçe daha fazla görüyorsunuz. Ben bir yere gittiğim zaman çok lokal yaşamayı severim. Oradaki insanların nasıl yaşadığını görmeyi severim. Bir süre sonra zaten iletişim biçimlerini anlamaya başlıyorsunuz. Ve ona göre ilişki kuruyorsunuz. Ben insanlığın en büyük buluşlarından birinin sesi kullanma yeteneği olduğunu düşünüyorum. Ve iletişim. Özellikle müzik. Çünkü bazen tek bir cümleyle anlatamayacağın duyguyu müzikle aktarabiliyorsun. Bizim toplumumuzun da çok ilginç bir tarafı var. Biz acımızı bile eğlenerek anlatabiliyoruz. Çok neşeli bir şeyi de bir ağıt gibi sunabiliyoruz. Tek bir hikâyenin içinde çok fazla duygu taşıyoruz. Belki de bu yüzden çok hızlı anlaşıyoruz. Ve bazen çok hızlı uzaklaşıyoruz. Ama iletişimin güzelliği de burada.
- Bir yeri gerçekten anlamak için önce neye bakarsınız? İnsanına mı, ritüellerine mi, sofralarına mı?
Ben insanına bakıyorum. Davranış biçimlerine... Bir yere gittiğim zaman turist gibi dolaşmayı çok sevmiyorum. Tabii geziyorum ama asıl ilgimi çeken başka bir şey oluyor. Bir otobüs durağına oturmak, bir kafede insan izlemek, bir parkta durmak. İnsanların nasıl yürüdüğünü, nasıl konuştuğunu, nasıl birbirine baktığını görmek. Bir süre sonra zaten yaşam biçimi kendini gösteriyor. Sofralar da bunun bir parçası. Çünkü bir toplumun nasıl sevdiğini, nasıl kabul ettiğini, nasıl mesafe koyduğunu bazen bir sofrada daha iyi görüyorsunuz. Bizim kültürde mesela sofranın çok güçlü bir anlamı var. Birlikte oturmak, birlikte paylaşmak, bazen de kırılmak. Bunların hepsi aslında bir iletişim dili.
ORTAK MASA FİKRİNİ SEVİYORUM
- Kitapta da söyleşide de insan ilişkilerine dair çok güçlü bir gözlem tarafı hissediliyor. Özellikle temas, anlaşılmak ve birinin gerçekten yanında olabilmek… Sizce bugün insanların en çok eksikliğini hissettiği şey; anlaşılmak mı, görülmek mi, yoksa gerçekten temas edebilmek mi?
İnsan değişiyor ama aynı zamanda değişmiyor. Çünkü insan sonuçta insan. Düştüğün zaman bazen kimse seni kaldırmıyor. Ama bazen gerçekten biri gelip dokunup kaldırıyor. Ve o temas çok kıymetli. İnsanların birbirini anlaması biraz zaman alıyor. Ama oluyor. Ben galiba buna inanıyorum. Birbirini anlamaya, birlikte durmaya, birinin yanında olmaya... Bazen çok büyük şeyler değil. Bazen sadece gerçekten orada olmak.
- Bir ülkeyi dünyaya anlatmakta sizce daha güçlü olan şey nedir: hikâyeler mi, sofralar mı?
Bence ikisi de... Çünkü sofralar da bir hikâye anlatıyor. Bizde mesela yemek hiçbir zaman sadece yemek değil. Bir ağırlama biçimi, bir sevme biçimi, bir yakınlık dili. Ben ortak masa fikrini seviyorum. Bir arada olmayı seviyorum. Dizilerde de bu yüzden çok sofra görüyoruz. Çünkü masa bir sembol. Gün boyunca herkes başka hayatlar yaşıyor. Ama aynı masada buluşuyor. Orada konuşuluyor, susuluyor. tartışılıyor. Paylaşım oluyor. Bazen hiçbir şey olmuyor ama yine de aynı masa etrafında duruluyor. O masa bazen ailenin özeti oluyor. Bazen toplumun... Bazen hayatın... Ve galiba iyi hikâyeler de tam orada başlıyor.
İNSAN EN DOĞRU CÜMLEYİ SESSİZ KALDIĞI YERDE BULUYOR
- “Sesten Az Önce” aslında söylenmeden önceki alanı, kelimeye dönüşmemiş duyguyu anlatıyor. Siz de söyleşide sık sık sözün geri dönüşü olmadığından bahsettiniz. Bugün sizce iletişimde en çok neyi kaybediyoruz: doğru kelimeyi mi, doğru zamanı mı, yoksa söylemeden önceki o düşünme alanını mı?
Galiba en çok o aradaki alanı kaybediyoruz. Çünkü bugün her şey çok hızlı. Hissetmek hızlı, konuşmak hızlı, karar vermek hızlı. Ama insanın en gerçek hâli bazen söylediği şeyde değil, henüz söylemediği yerde ortaya çıkıyor. Benim “Sesten Az Önce” ile merak ettiğim yer de biraz orasıydı. Henüz söylenmemiş cümleler, henüz kırılmamış kalpler, henüz gidilmemiş yollar. Çünkü söz bir kez çıktı mı artık sadece bize ait olmuyor. Tıpkı duygular gibi. Paylaşıldığında başka bir şeye dönüşüyor. O yüzden ben iletişimde yalnızca ne söylediğimizle değil, hangi yerden söylediğimizle de ilgileniyorum. Bir duyguyu gerçekten yaşamakla onu hemen anlatmak arasında bazen çok önemli bir mesafe var. Ve o mesafe bence çok kıymetli. Çünkü bazen insan en doğru cümleyi sessiz kaldığı yerde buluyor. Kitapta da biraz bunu aradım. Bir cevap vermek değil. Bir durma alanı açmak. Bir insanın kendi sesini duymadan önceki o kısa sessizliği… Belki bugün kaybettiğimiz şey doğru kelimeler değil. Kendimize onları duyacak zamanı vermemek.