Türk kültüründe sofra etrafında sadece yemek yenmiyor. Bayramlar sofralarda karşılanıyor, acılar, mutluluklar, ilişkiler, aşklar, hatta kayıplar bile kurulan sofralarla anılıyor. O nedenle bizim toplumumuz için yemek sadece yemek değildir, hayattır ve bir iletişim biçimidir. Bu yıl ikincisi düzenlenen Uluslararası Gastronomi Film Festivali'ni fazlasıyla önemsiyorum. Çünkü henüz çok genç olmasına rağmen ilk yıl Urla, ikinci yıl Çeşme'de gerçekleştirilen festival Türkiye'nin kültürel çeşitliliğine dikkat çekiyor ve farklılıklarımıza rağmen aynı sofrada oturabileceğimizi hatırlatan bir buluşma sağlıyor. Dizi Doktoru olarak 5-7 Haziran tarihleri arasında Çeşme'de gerçekleştirilen Uluslararası Gastronomi Film Festivali'nin Başkanı Gülper Ergün'le de bu sofranın önemi, festivalin dünü, bugünü ve yarınını konuştuk.

- Bu yıl festivalin ikinci yılı. İlk yıldan şimdiye baktığınızda bu festival nereden nereye geldi?

İlk yıl bizim için biraz bir fikrin mümkün olup olmadığını sınadığımız bir alandı. Çünkü gastronomiyi sinema üzerinden konuşmak, onu yalnızca “iyi yemek” meselesi olmaktan çıkarıp kültür, hafıza, üretim ve toplumsal yaşam bağlamında ele almak Türkiye’de çok alışılmış bir yaklaşım değildi. Ama ilk yıldan itibaren şunu gördük: İnsanların tam da böyle karşılaşmalara ihtiyacı varmış.

Ekip olarak festivalin ikinci yılında yalnızca büyüdüğünü değil, kendi düşünsel zeminini oluşturmaya başladığını hissediyoruz. Artık sadece film gösteren bir organizasyon değil; farklı disiplinlerin birbirine temas ettiği, gençlerin alan bulduğu, üreticilerin, sanatçıların ve izleyicilerin aynı masa etrafında buluşabildiği yaşayan bir yapıya dönüşüyor. Benim için en kıymetli dönüşüm de burada. Çünkü kültürel işler ancak insanlar onu sahiplenmeye başladığında gerçek anlamda yaşamaya başlıyor.

Whatsapp Image 2026 05 29 At 18.39.54 (1)

Bülent Şakrak: Mutluluğu yaymakta inat ediyorum
Bülent Şakrak: Mutluluğu yaymakta inat ediyorum
İçeriği Görüntüle

- Festivalin ilk yılı Urla’da yapıldı. Bu yıl bir başka güzel bölgeye, Çeşme’ye taşındı. Festivalin arklı mekanlara da taşınması heyecan verici. Sizin mekân değişikliği yapmaktaki hedefiniz neydi?

Urla bizim için çok kıymetli bir buluşma noktasıydı ama festival aslında tek bir yerde değil, bir düşüncenin içinde doğdu. Gastronomiyi yalnızca yemek üzerinden değil; kültür, hafıza, üretim ve birlikte yaşam biçimi üzerinden konuşma fikri en başından beri festivalin temel çıkış noktasıydı. Urla’nın üretim kültürü, sakin ritmi ve yerelle kurduğu güçlü ilişki bu düşüncenin ilk karşılık bulduğu alanlardan biri oldu. Çeşme ise tarihsel olarak çok kültürlü yapısıyla, Akdeniz’le kurduğu ilişkiyle ve hareketli liman hafızasıyla festivale başka bir katman ekliyor.

Ama mesele hiçbir zaman yalnızca mekân değil. Çünkü kültürel üretim biraz da bulunduğu coğrafyanın ruhuyla şekilleniyor. Aynı etkinliği başka bir şehirde yaptığınızda başka bir duygu, başka bir anlatı ortaya çıkıyor. Biz de festivalin tam olarak bu farklı kültürel hikâyelerle temas ederek büyümesini önemsiyoruz.

FESTİVALİN FARKLI ŞEHİRLERE TEMAS ETMESİNİ ÖNEMSİYORUZ

- İnsan ister istemez sonraki mekânı merak ediyor. Seneye nereye yol alacak diye düşünüyor insan…

Bu coğrafyanın en büyük gücü çeşitliliği. Her bölgenin başka bir sesi, başka bir hafızası, başka bir üretim kültürü var. Biz festivali de biraz bu çeşitliliğin içinde dolaşan, yaşayan bir kültürel alan gibi düşünüyoruz. Kars’ın hikâyesi başka, Diyarbakır’ın başka, Ege’nin başka… Ama hepsinin ortak bir tarafı var: Sofra üzerinden kurulan çok güçlü bir yaşam kültürü.

Bu yıl 11-12 Temmuz’da gerçekleştirmeyi planladığımız Kars edisyonu da bizim için bu yüzden çok kıymetli. Çünkü Kars yalnızca mimarisi ya da mutfağıyla değil; taşıdığı çok katmanlı kültürel hafızayla da çok özel bir coğrafya. Orada insan yalnızca bir şehre değil, zamanın başka bir ritmine temas ediyor.

Önümüzdeki yıllarda da festivalin farklı şehirlerle temas etmesini çok önemsiyorum. Ama bunu yalnızca yeni bir lokasyona gitmek olarak değil; o şehrin ruhunu anlamaya çalışmak olarak görüyorum. Çünkü yerelden beslenmeyen hiçbir kültürel üretim uzun vadede sahici bir bağ kuramıyor.

ÖNEMLİ OLAN ŞEY “ŞOV YAPMAK” DEĞİL!

- Gastronomi ve sinema birbirinden asla ayrılamaz. Bu yıl festivalde bu iki disiplinin kesişimi katılımcılara nasıl bir deneyim sunacak?

Bence sinema da gastronomi de insanı anlamaya çalışan iki büyük anlatı biçimi. Birisi görüntüyle, diğeri tatla çalışıyor ama ikisi de hafızaya dokunuyor. Bir filmi bazen yıllar sonra tek bir sahnesiyle hatırlarsınız; bir yemeği ise kokusuyla. Festival boyunca insanların yalnızca izleyen değil, hisseden bir deneyimin içinde olmasını istiyoruz. Film gösterimlerinden tadım deneyimlerine, söyleşilerden çoklu duyusal alanlara kadar bütün program biraz bu ilişkiyi görünür kılmak için kurgulandı.

Ama burada önemli olan şey “şov” yaratmak değil. Bizim için önemli olan, bir tabağın arkasındaki emeği, bir filmin arkasındaki duyguyu ya da bir coğrafyanın taşıdığı kültürel hafızayı hissettirebilmek. Çünkü bugün insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de sanırım yeniden derinleşebilmek.

Whatsapp Image 2026 05 29 At 18.39.54

- Festivalin ikinci yılında misyonumuzu ve hedefimizi yerine getirdik diyor musunuz?

Bence kültürel üretimde hiçbir zaman “tamam oldu” diyemiyorsunuz. Çünkü yaşayan yapılar sürekli dönüşmek zorunda. Ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Başlangıçta hayal ettiğimiz düşünsel zeminin karşılık bulmaya başladığını görüyoruz.

Özellikle gençlerin, öğrencilerin, üreticilerin ve yaratıcı alanlardan insanların festival içinde birbirleriyle bağ kurması bizim için çok kıymetli. Çünkü bizim meselemiz hiçbir zaman yalnızca etkinlik yapmak olmadı. Birlikte düşünmeye, üretmeye ve paylaşmaya alan açmak istedik. Sanırım bugün en çok hissettiğim şey şu: Festival artık yalnızca bizim taşıdığımız bir fikir değil; kolektif bir emeğe dönüşmeye başladı.

- Yerel halk ile bu festival nasıl bir bağ kurmayı hedefliyor?

Bir festival bulunduğu şehirle gerçek bir bağ kuramıyorsa eksik kalır diye düşünüyoruz. Çünkü kültür yalnızca sahnede ya da perdede değil; gündelik yaşamın içinde var oluyor. Pazarda, sokakta, üreticide, mahallede… Biz yerel halkın festivali dışarıdan izleyen değil, doğal bir parçası gibi hissetmesini önemsiyoruz. Çünkü yerel bilgi dediğimiz şey çoğu zaman akademik metinlerde değil; insanların gündelik yaşam pratiklerinde saklı oluyor. Ayrıca yerelden beslenmeyen hiçbir kültürel hareketin sürdürülebilir olabileceğine inanmıyorum. Festivalin şehirle birlikte nefes alması, o şehrin üreticisiyle, esnafıyla, gençleriyle ilişki kurması çok önemli.

GASTRONOMİ YALNIZCA "İYİ YEMEK DEĞİL, DÜNYAYI OKUMA BİÇİMLERİNDEN BİRİ

- Bu yıl hangi filmleri, kimlerle söyleşileri, nasıl etkinlikleri ve tadımları deneyimleyeceğiz?

Bu yıl programı oluştururken yalnızca iyi işleri yan yana koymaya çalışmadık; birbirini besleyebilecek düşünceleri aynı atmosferin içine yerleştirmeye çalıştık. Çünkü bana göre festival dediğimiz şey biraz da kürasyon meselesidir. Ne gösterdiğiniz kadar, hangi bağlamda yan yana getirdiğiniz de önemlidir.

Film seçkisinde gastronomiyi yalnızca estetik bir alan olarak ele alan değil; hafıza, göç, sürdürülebilirlik, üretim kültürü, sınıf ve aidiyet gibi meselelerle ilişki kuran filmlere özellikle alan açtık. Çünkü bugün gastronomi dediğimiz şey artık yalnızca “iyi yemek” değil; dünyayı okuma biçimlerinden biri.

Söyleşi tarafında da sinema, gastronomi ve kültür dünyasından çok güçlü isimler olacak. Ama benim için önemli olan yalnızca tanınmış isimlerin gelmesi değil. Gerçek mesele, aynı masada birbirini dönüştürebilecek insanların buluşması. Bir yönetmenin bir üreticiden etkilenmesi, bir şefin bir film üzerinden kendi hikâyesini yeniden düşünmesi… Festivalin asıl ruhu biraz oralarda oluşuyor.

Tadım deneyimlerinde ise özellikle çoklu duyusal alanlara önem veriyoruz. Çünkü insan bazen bir filmi yalnızca gözle izlemez; bir tatla, bir kokuyla ya da bir sesle hafızasına yerleştirir. Tasty Cinema bölümleri de tam olarak bu yüzden çok kıymetli. İzleyicinin yalnızca izleyen değil, deneyimin içine giren bir yerde durmasını istiyoruz.

- İklim krizi ve sürdürülebilirlik meselesinde festivalin durduğu yer neresi?

Bugün gastronomiyi konuşup iklim krizini konuşmamak bana gerçeklikten kopuk geliyor açıkçası. Çünkü sofradaki her şey doğrudan toprağa, suya, üretime ve ekosisteme bağlı. Mesele yalnızca ne yediğimiz değil; nasıl bir yaşam biçimini sürdürdüğümüz.

Uzun yıllar gastronomi dünyasında sürdürülebilirlik biraz “trend” bir kelime gibi kullanıldı. Ama artık romantik bir kavramdan değil, çok ciddi bir varoluş meselesinden söz ediyoruz. Toprağını kaybeden üretici, mevsimsizleşen ürünler, kaybolan yerel tohumlar, su krizi, gıda adaleti gibi. Bunların hepsi gastronominin tam merkezinde duruyor.

Festival olarak bizim yaklaşımımız da biraz burada ayrışıyor. Biz sürdürülebilirliği yalnızca teknik bir mesele gibi değil; kültürel bir hafıza meselesi olarak görüyoruz. Çünkü yerelden kopan, üreticisini kaybeden, mevsimle ilişkisini unutan hiçbir gastronomi kültürü uzun vadede yaşayamaz.

Ama bunu didaktik bir yerden anlatmak istemiyoruz. İnsanlara parmak sallayan bir dil yerine, düşündüren bir alan açmayı tercih ediyoruz. Çünkü bazen bir üreticinin yüzündeki yorgunluk, uzun teorik metinlerden daha politik olabiliyor.

Bence geleceğin gastronomisi biraz daha yavaşlamak zorunda. Ne yediğini, nereden geldiğini, kim tarafından üretildiğini bilen bir dünyaya ihtiyacımız var. Festivalin durduğu yer de tam olarak bu bilinç alanı.

Whatsapp Image 2026 05 29 At 18.39.54 (2)

GASTRONOMİYİ NOSTALJİK BİR DEKOR OLARAK DEĞİL, YAŞAYAN KÜLTÜREL HAFIZA OLARAK ELE ALIYORUZ

- İlk yıl gelecek sene yarışma olacak demiştiniz. Bu yıl o yarışma nasıl olacak?

Bu yıl Klazomenai Kısa Film Yarışması festivalin en heyecan verici alanlarından biri haline geldi. Çünkü biz yarışmayı yalnızca ödül verilen bir bölüm olarak değil, gastronomi sineması alanında yeni bir anlatı dili arayışı olarak görüyoruz. Klazomenai ismi burada çok anlamlı bizim için. Bu coğrafya dünyanın en eski zeytinyağı üretim hafızalarından birini taşıyor. Dolayısıyla yarışmanın adı bile aslında geçmişle bugün arasında bir bağ kuruyor. Biz gastronomiyi nostaljik bir dekor olarak değil, yaşayan bir kültürel hafıza olarak ele alıyoruz.

Yarışma tarafında da özellikle samimi ve düşünsel derinliği olan işlere dikkat ediyoruz. Çünkü bugün teknik olarak kusursuz ama ruh taşımayan çok fazla iş var. Bizi heyecanlandıran şey ise gerçekten bir bakış açısı olan filmler.

Bu yıl kurmaca kategorisinde Prof. Dr. Serdar Öztürk, Şenay Gürler, Ümit Ünal ve Görkem Yeltan; belgesel kategorisinde ise Prof. Dr. Cenk Demirkıran, Eylem Kaftan, Alican Sekmeç ve Murat Karakütük gibi kendi alanlarında çok kıymetli isimler jürimizde yer alıyor. Bu da yarışmanın düşünsel tarafını çok güçlendiriyor.

Gastronomi filmi dediğimiz şey yalnızca yemek çekmek değildir. Bir coğrafyayı, bir insanı, bir dönemi ve bazen bir kaybı anlatmaktır. Biz de tam olarak bunu arıyoruz.

- Türk kültüründe sofra her şeydir. Tüm sorunlar, mutluluklar sofrada çözülür. Bu festivalde izleyiciye bir sofra sunuyor. Bu sofra festival takipçilerine ne vaat ediyor?

Ben sofrayı hiçbir zaman yalnızca yemek yenilen bir yer olarak görmedim. Sofra biraz insanın karakterini görünür kılan bir alan aslında. İnsan açken daha sabırsız, daha kırılgan, bazen daha öfkeli oluyor. Bir başkasını bekleyebilmek, son kişi gelmeden yemeğe başlamamak, tabağı paylaşmak, birine “önce sen al” diyebilmek… Bunlar küçük gibi görünen ama bir toplumun birlikte yaşama kültürünü anlatan çok önemli detaylar.

İlk buluşmaların çoğu bir kahve ya da yemek etrafında olur mesela. İnsanlar en önemli kararlarını sofralarda verir. Küslükler orada çözülür, vedalar orada yaşanır, bayramlar orada başlar. Çünkü sofra yalnızca karın doyurmaz; insanlar arasındaki mesafeyi de dönüştürür.

Bizim festivalde kurmaya çalıştığımız şey de biraz bu aslında. İnsanların yalnızca aynı etkinlikte bulunması değil, aynı duygunun etrafında buluşabilmesi. Bir filmi birlikte izledikten sonra aynı masada konuşabilmesi. Bir tabağın arkasındaki emeği fark ederken aslında birbirini de yeniden görebilmesi. Çünkü bize göre kültür dediğimiz şey tam olarak bu inceliklerde saklı. Birbirine yer açabilmekte. Bekleyebilmekte. Paylaşabilmekte...

O yüzden bu festivalin vaat ettiği şey yalnızca iyi filmler ya da güzel tatlar değil. Biraz daha dikkatli, biraz daha özenli ve biraz daha birlikte yaşayabildiğimiz bir dünyanın ihtimali.