The Queen’s Gambit incelemesi

DİZİ 11.12.2020, 10:31 12.12.2020, 09:18
The Queen’s Gambit incelemesi

7 bölümlük bir Netflix dizisi olan, 23 Ekim 2020’den beri platformda izleyiciyle buluşmuş The Queen’s Gambit güzel bezenmiş bir Amerikan yapımı. Dizinin başrol oyuncusu Anya Tayrol-Joy, güzel mi çirkin mi bilemediğim bir şekilde satranç tanrıçası olarak baştan sona diziyi sırtlayan kahraman. Babasız büyüyen, henüz çocukken depresyonla mücadele edemeyen, matematikçi annesinin, hızla karşıdan gelen arabanın üzerine sürmesiyle oluşan kazada hayatta kalan bir yetim. Kimsesizler yurdunda, içinde ki kocaman boşluğu 64 kare ile doldurmaya çalışıyor. Satranca üstün bir yeteneği var, bu özelliği kaldığı kurumun hademesi tarafından fark ediliyor ve yolculuğu başlıyor. Genç bir kızken evlat ediniliyor kahramanımız, Elizabeth Harmon ve yeni evinde de babası tarafından terk ediliyor. Annesine benzer bir yalnızlık ile boğuşan bu kez üvey annesi. Kendisine bir satranç takımı bile almayan üvey annesi gittiği ilk turnuvadan kupayla dönen kızının kabiliyetinin, kısa zamanda onlara dolar olarak döneceğine hemen uyanıyor ve menajeri olarak başlıyor, eyalet, eyalet gezmeye.

1960’ların Amerikası’nın renkleri, arabalar, ev dekorasyonları ve kıyafetler ile gayet başarılı çizilmiş. Sanat yönetmenliği konusunda ortaya oldukça kaliteli bir iş çıkmış. Harmon ülkenin en iyi satranç oyuncusu olduktan sonra uluslararası seviyede rakiplerini gözüne kestiriyor ve dönemin en iyileri olan Rus satranç devleriyle ile karşılaşmaya hazırlanıyor. İşte sonunda Rocky 4 gibi izlemeye başladığımız dizi finali geliyor.

Öncelikle dizi satranç bilen, bilmeyen her kesime hitap ediyor. Tabii ki oyunun açılış ve şekil terminolojisine hakim olanlar daha keyifle izliyor ama sürükleyiciliği ve verdiği insancıl çatışma her kesime hitap ediyor. Dizi bir romandan mini seriye göre uyarlanmış ve senaryosunda bilinen klişelere düşülmüş. Soğuk savaşın tarafları, klasik Amerikan aile yapısı, kadının toplumdaki yeri, alkol ve madde bağımlılığı, erkek egemen düzen, din ile komünizm kavgası, her birine üzerinden üzerinden dokunulmuş. Elbette zaman zaman sığ kalıyor ve beklenilen gibi bitiyor.

Seri için çok yüksek beklentilere girmeyin. Bir kadının inişleri, çıkışları ve zaaflarıyla derli toplu çekilmiş ve ortalama bir kurgu ile kotarılmış. Eksiklerinden bence en mühimi Elizabeth Harmon’un yetimhaneden ayrılmasından sonra bir daha oraya hiç temas etmemiş olması. Onu satrançla tanıştıran adama bir kart bile atmamış olması. Yıllar sonra hayatının en dağınık döneminde onu toparlamak için çıkagelen yurt arkadaşı ile kaldığı yerden devam edebilmesinin altı, bu nedenle çok dolmuyor.

Dizideki en iyi şey ise, Thomas Brodie-Sangster. Kendisini Amerika Satranç Şampiyonu olarak seyrettiğimiz aktör henüz 13 yaşındayken favori romantik filmim Love Actually’nin ergen, okul grubu bateristini canlandırmıştı. Kendisini 17 yıl sonra görünce yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Hazır aralık ayındayız izlemediyseniz mutlaka Love Actually izleyin derim. Konumdan sapmadan toparlıyorum. The Queen’s Gambit zaman kaybı değil. Olağanüstü hiç değil ama izlendiği ülkelerde satranç takımı siparişlerini arttırması bile önemli bir kazanım.

Herkese iyi seyirler şimdiden...

Yorumlar (0)