20.02.2026, 10:51

Sevdiğini Müzeye Dönüştürmek: Aşkın Patolojik Yüzü

“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”

Bu cümleyle başlar Masumiyet Müzesi. Ama roman ilerledikçe anlarız ki anlatılan yalnızca bir aşk değildir. Bu, kaybı tolere edemeyen bir benliğin, donmuş yasın ve saplantılı bir aşkın hikâyesidir. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi çoğu okur için büyük bir aşk hikâyesidir. Kemal’in Füsun’a duyduğu sarsıcı tutku, yıllara yayılan bekleyişi ve sonunda onun eşyalarından bir müze kurması romantik bir bağlılık gibi görünür. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında bu hikâye, karşılıklı bir aşktan çok, saplantılı bir aşkı gözler önüne serer. Saplantılı aşk çoğu zaman romantize edilir.

Yoğun düşünmek, sürekli akılda tutmak, vazgeçememek… Bunlar kültürel anlatılarda “gerçek aşkın” göstergesi gibi sunulur. Halbuki psikolojik açıdan saplantılı aşk, sevilen kişiye duyulan duygudan çok, o kişinin benlik üzerindeki işleviyle ilgilidir. Saplantılı aşk içindeyken kişi partneri olduğu gibi göremez; idealize eder. Ayrılık yalnızlık değil, kimlik kaybı gibi deneyimlenir. Zaman ilerlemez; kaybın yaşandığı an donup kalır. Sevgi karşılıklılıktan çok, zihinsel meşguliyet halini alır. Bu tür bağlanmada kişi sevdiğini değil, sevdiği üzerinden kendini düzenler. Kemal’in Füsun’a yönelimi tam da bu noktada patolojikleşir. Kemal yüzeyde romantik, sadık ve unutamayan bir âşık gibi görünür. Ancak daha yakından bakıldığında Kemal, Füsun’u olduğu gibi sevmez; onu zihninde yarattığı imgeyle sever. Kemal için Füsun yalnızca bir kadın değildir; gençliğin, arzulanan benliğin ve “mutlu an”ın temsilidir.

FÜSUN NİŞAN GECESİ KAYBOLUNCA...

Bu nedenle Füsun uzaklaştığında yaşanan şey yalnızca ayrılık değildir. Bu, narsistik bir kırılmadır. Narsistik kırılma, dış dünyadaki bir kaybın benliğe yönelmiş bir yıkım gibi deneyimlenmesidir. Çünkü Kemal için 18 yaşındaki kusursuz güzellikteki Füsun'un aşkı ve teslimiyeti değerli hissetmesini sağlamıştır. Füsun tarafından arzulanması terk edilme ihtimalini düşündürtmezken, onun başkalarıyla da görüştüğünü öğrenmesi Füsun'u daha da kusursuzlaştırıp, zihinsel olarak aşırı meşguliyetine sebep olmuştur. Füsun nişan gecesi ortadan kaybolana kadar... Onu kaybetmiştir. Sevilen kişi benliğin düzenleyici aynasıdır. O aynanın kaybı, öz-değerin sarsılması anlamına gelir.

KEMAL FÜSUN'U KAYBETMEYİ KUTSALLAŞTIRIR

Kemal kaybı kabul etmek yerine nesnelere tutunur: Sigara izmaritleri, Küpeler, Tokalar….

Eşyaları biriktirmesi romantik bir jest değil; yasla başa çıkma biçimidir. Sağlıklı yas sürecinde kişi kaybı içselleştirir, acıyı yaşar ve zamanla yeni bağlara alan açabilir. Yas yumuşar, dönüşür. Kemal ise kaybına saplanmıştır. Füsun’un uzaklaşmasıyla Kemal’in yaşadığı şey doğal bir yas değildir; melankoliye yakın bir süreçtir. Melankolide kayıp bırakılmaz; benliğin içine alınır ve sabitlenir. Kemal ilişkiyi zihinsel olarak sürdürmeyi seçer. Her eşya, ilişkiyi canlı tutmanın yolu haline gelmiştir. Sağlıklı bağlanma, sevilen kişinin yokluğunda da onun zihinsel temsilini sürdürebilme kapasitesidir. Bu, nesne sürekliliğiyle ilişkilidir. Kemal’de ise nesne sürekliliği zayıftır. Bu nedenle soyut temsil yeterli gelmez; somut nesnelere ihtiyaç duyar. İlişkiyi bırakmak, benliğinin bir parçasını kaybetmek anlamına gelir. Bu yüzden kaybı kutsallaştırır. Onu romantize ederek müzeleştirir. Öyle ki Füsun gittiğinde hayatla bağını koparan, yıllarca onu her yerde arayıp bulduktan sonra bile sağlıklı bir şekilde ilişki kuramadığı görülmektedir. Sekiz yıl boyunca onu beklemesi, beklerken aslında Füsun’u olduğu haliyle değil zihninde yaşattığı temsiliyle olmasını hayal ettiği gibi sevmeye devam etmiştir. Aşk iki ayrı benliğin temasını içerir. Kemal, Füsun’a alan açmaz. Onu kendi iç dünyasında sabitleyerek saplantılı bir aşkın içinde donup kalmıştır. Bu yüzden Füsun’un gerçek kaybının ardından müze, bir sevginin değil; bırakılamayan bir kaybın anıtıdır.

Masumiyet Müzesi’ni okurken çoğumuz Kemal’e hayranlık duyarız.

“Ne kadar çok sevmiş” deriz.

“Kim böyle sevebilir ki?” diye sorarız.

Ama belki de asıl soru şudur:

Bu gerçekten sevgi miydi?

Birini yıllarca beklemek, hayatını askıya almak, onun yokluğunu kutsallaştırmak, eşyalarını biriktirerek kaybın içinde öylece kalmak…

Bu fedakârlık mı?

Yoksa yalnızlık ve terk edilmişliğin incelikli bir başa çıkma yolu mu?

ROMANTİK OLAN HER ŞEY SAĞLIKLI DEĞİLDİR

Sevgi, iki benliğin karşılaşmasıdır. Saplantı ise bir benliğin diğerini içselleştirip sabitlemesi. Sevgi, kaybı kabullenebilme kapasitesidir. Saplantı ise kaybı kimliğe dönüştürme. Kemal’in bekleyişi belki romantik görünür. Ama romantik olan her şey sağlıklı değildir. Belki de Kemal sevdiği kadını değil, onunla birlikte hissettiği değerli, genç, arzulanır benliğini kaybetmekten korkuyordu.

Ve belki de en zor soru şudur: Birini sevdiğimiz için mi tutunuruz, yoksa onsuz kim olacağımızı bilmediğimiz için mi? Saplantılı aşk çoğu zaman derinlikli sevgiyle karıştırılır. Oysa klinik olarak baktığımızda, yoğunluk her zaman sağlıklılığa işaret etmez.

Birini unutamamak, yıllarca beklemek, hayatı askıya almak, kaybı nesnelerle canlı tutmak… Bunlar romantik jestler değil; çoğu zaman düzenlenemeyen bir kayıp duygusunun, terk edilme korkusunun ve narsistik yaralanmanın izleridir. Sağlıklı sevgi, kaybı tolere edebilme kapasitesi içerir. Kişi sevdiğini kaybettiğinde acı çeker ama benliği dağılmaz. Zaman ilerler. Yeni bağlara yer açılabilir. Kemal’de ise kayıp, benliğin merkezine yerleşir. Füsun bir partner olmaktan çıkar; kimlik düzenleyici bir figüre dönüşür. Onu kaybetmek, yalnız kalmak değil, değersiz kalmak anlamına gelir.

Bu nedenle müze bir aşkın kanıtı değil; donmuş bir yasın mimarisidir.

Saplantılı aşkın en tehlikeli tarafı, kişinin sevdiği insanı değil, o duyguyu kimliğine dönüştürmesidir.

Ve belki de asıl mesele şudur:

Gerçek sevgi, birini bırakabilme cesaretini de içerir.

Yorumlar (0)