Üç Kuşak, Bir Ev, Bir Film
Şu anda vizyonda olan, Cannes Film Festivali ve Avrupa Film Ödülleri’nde ses getiren, Oscar’a aday olan Manevi Değer Norveçli yönetmen Joachim Trier’in son filmi. Bu film bir travmanın kuşaklar arası nasıl elden ele sessizce taşındığını ve bazen bir zorunluluk gibi devralındığını anlatıyor. Manevi Değer filmi belki de yaşadığımız boşluk çağında değerlerimizi hatırlamanın da unutmanın da yük olduğu bir yerden fısıldadığı için önem kazandı. Bu yazı, o yükle ve sizinle ilk temasım. Bundan böyle yazılarımda sadece hikâyelerini değil, onların ruhla kurduğu ilişkiyi psikolojinin dilinden birlikte duymaya, okumaya çalışacağız.
Manevi Değer filmi, kuşaktan kuşağa aktarılan değerlerin bir bağdan ziyade zamanla bir ağırlığa, hatta bazen bir travmaya dönüşebileceğini gösterir. Film “manevi değer nedir?” diye sormaz. Bir değeri taşımak "Ne zaman insanı yorar, ne zaman insana ağır gelir?" bunu sorar. Özellikle insan o manevi değeri taşımayı kendisi seçmediyse...
AKTARILAN DUYGUNUN TAŞIYICISI OLARAK EV
Ev, üç kuşaktır insanlarla yaşayan; adeta nefes alan, işiten, fısıldayan, şahit olan ayrı bir karakter, canlı bir organizmadır. Üç kuşak boyunca yaşanan her şey, insanın derisine siner gibi duvarlarına siner. Duvarlardaki yarıklar, bir şeyleri işitiyor gibidir. Metaforik olarak evde bir soba vardır; çalışma odasındaki sesler, baca bağlantısıyla üst kattaki diğer odada bulunan sobanın içinden duyulur. Evin bodrum katında dışarıya açılan, kapısız bir alan vardır; insanın bilinçdışını simgeler gibidir.

Manevi Değer filminde, annenin ölümünden sonra aynı evde kalan iki kız kardeş ve yıllar sonra geri dönen baba bir araya gelir. Bu ev canlıdır. Ev, adeta kuşaklar boyunca aktarılan travmaları, korunmak adına giyilen rolleri, bırakıldığında eksik, tutulduğunda ağır gelen manevi olanı fısıldar gibidir. Babanın, tam da annelerinin ölümünün hemen ardından kızını kendi filminde oynatmak istemesi bu ağırlığı görünür kılar. Yasın ortasında yapılan bu teklifi Nora’nın kabul etmemesi, kişisel bir tercihten çok zamanlamanın ve geçmişten taşınan ilişkinin yarattığı mesafeyle ilgilidir.
Nora, küçükken o evin dengeleyicisidir. Agnes’e siper olur, annesini idare eder. Koruyan ve kollayan tarafta durur. Dolayısıyla Nora’nın geçmişinde oldukça travmatize edici bir hikâye vardır. Gustav, muhtemelen yaşadığı evde boşandığı eşinin ölümüyle birlikte “artık çekim yapabilirim” diye düşünür. Metni Nora’nın önüne koyduğunda, Nora çocukluğunda anne babasının kendisine biçtiği rolü şimdi için bir yük olarak görür ve reddeder.
PERFORMANS KAYGISI: NORA İÇİN SAHNEDE NEDEN TEHDİT?
Nora’nın tiyatro sahnesine çıkamadığını, kulise kaçtığını görürüz. Nora, görülmediği bir yerden geldiğinden görünür olmak onun için bir tehdittir. Büyük bir seyirci ve parlak ışıklar doğal olarak Nora’da performans kaygısı yaratır; çünkü tiyatro sahnesi onun için çocukluğundaki evin kaotik salonudur. Kişi, tehdit olarak algıladığı bir durumla ya savaşarak ya kaçarak ya da donakalarak başa çıkar. Nora kaçmaya çalışır, elbisesinin eteklerini parçalar; kaçamadığı yerde donakalır, sesi çıkmaz. Sinir sistemini aktive etmek için kendine tokat attırır.
Nora eve geldiğinde Agnes eşyaları paketlemektedir. Duvarlara dizili dosyalar vardır; bunlar o evde yaşananların tanıklıklarıdır. Anne bir psikologdur; geride danışan notları ve kayıtlar kalmıştır. Nora “bunları atalım” der. Agnes karşı çıkar: “Bunlar önemli.” İki kız kardeşin dünyaya bakış farkı görünür hâle gelir. Aralarındaki bu zıtlık filme anlam derinliği katar. Agnes daha rasyoneldir; düşünceye yatırım yapar, bir tarihçi ve akademisyendir. Nora ise babasına benzeyen sanatsal kimliğiyle daha duygusal bir alanda durur.
KIRMIZI VAZO: TAŞINAN DEĞERİN AĞIRLIĞI, SAHİP OLUŞ
Ardından kırmızı vazo sahnesi gelir. Baba ve onun yerine filmde oynaması için getirdiği Rachelle eve yaklaşırken Nora kaçmak ister. Babasıyla yüzleşmek istemez. Hızla hareket ederken vazoyu sendeletir. Düşmek üzereyken vazoyu refleksle tutar.
Bu sahne şunu söyler:
"Bu ailede annem düştü, ben tuttum."
Kardeşim Agnes’i de, düşeni de hep ben tuttum.
Bu vazoyu tuttuğum gibi.
Nora’nın en iyi bildiği şey budur: düşeni tutmak. Bu davranış onda refleks hâline gelir. Düşünmeden yapar. Babasıyla yüz yüze gelmemek için kırmızı vazoyu kucaklar ve çocukluklarında kaçtıkları çitten kaçar. Bu sahne, filmin adına yakışır biçimde, manevi değeri tutma refleksi olarak sahiplenmeye dair simgesel bir dil zenginliğiyle çok şey anlatır.
SÖYLENMEYENLER, SENARYODA YAZILANLAR
Nora, vazoyu tuttuğu gibi, babasını hastane yatağında gördüğünde de tutma ihtiyacı duyar. Baba artık kırılgan ve ölümlüdür. Baba artık insandır ve tehdit değildir. Babasının geçirdiği kalp krizinden sonra Nora’nın düşünceleri de yatışır gibidir. Baba, kızlarının senaryoyu okumasını bir şekilde sağlar. Doğrudan özür dilemeden, senaryonun içinde dolaylı bir özür sunar. “Affedin” demeden affedilmek ister; “Beni yaşantınıza alın” der. Bu rolü kabul etmek Nora için artık dünyanın sonu değildir; altında ezilmeyeceğini fark ettiği bir eşiktir. “Bunun altında kalmam artık” dediği yer burasıdır.

Kuşaklararası travma benzer olana değil; ailenin en hassas duygularını taşıyana, onlarla en çok cedelleşene tutunur. Nora bu yüzden seçilir. Çünkü o, olan biteni en derinden hisseden, duygularıyla teması en açık olandır. Travma, anlam arayan yere yerleşir.
KUŞAKLAR ARASI AKTARIMDA HASSAS OLANIN YÜKÜ
Gustav’ın, kendi annesinin intiharı nedeniyle ağır bir geçmişi vardır. Nora’yı kendine çok benzer görür. Nora’nın duygu durumunun karmaşıklığını sezdiği bir yerdedir. Tedbir almak istercesine, annesinin ölüm anını Nora’ya sahneletmek ister; torununu da kendi yerine koyar.
Gustav, travmanın aktarılmasını istemez; senaryoda kızına yer vererek bu zinciri kırmaya çalışır. Onun için bu tecrübe, yas tutmanın ve duyguyu zihinselleştirmenin bir yolu gibidir belki de. Travmanın sahneye konduğunda çözülebileceğine inanır. Bu kırılmanın gerçekleşmediği durumunda, travmanın bir sonraki halkası—bir beden olarak—Nora olacaktır. Belki de Gustav bir baba ferasetiyle bunu görür. Onu bu hikâyenin içine bir kez sokup, rol gereği de olsa maruz bırakarak travma silsilesinin halkasını kırmak ister. Baba koruyuculuğuyla yapılmış bir hamledir bu.
Film, o travmalarla dolu evde çekilecekken stüdyoda çekilir. Travmanın mekânı terk edilir. Yönetmen, burada da simgesel bir dille hikâyede evi travmatik bir yer olmaktan çıkarır. Yeni, beyaz sayfalar açılma ihtimaline göz kırpar.
AFFETMEK KARARLA BAŞLAR SÜREÇLE DEVAM EDER
Sonunda Nora, babasının filminde oynamayı kabul eder. Peki bu affetmek, bağışlamak anlamına mı gelir? Affetmek çoğu zaman alınmış bir karardır ama aynı zamanda bir süreçtir. Görecelidir. Bilgisayarda açık kalan sekmelerin birden kapatılmaması, sistemi zorlamaması için tek tek kapatılmaları gibi; o sekmeleri kapatmak zaman alır. Nora’nın, babasını hasta yatağında gördükten sonra filminde rol alması, babasına bir kapı aralar. Sıcak temaslar ve gerçekçi bağlar için bir imkân doğar; ancak bu kapıyı sonuna kadar açmak anlamına gelmez. Zamanla duygular ve düşünceler harmanlanır, yeniden işlenir; yeni sınırlar koyulur, ilişkiler revize edilir. Bu nedenle affetmek bir süreçtir. Burada da Nora’nın böyle bir zamana ve şefkat alanına ihtiyacı olacaktır.