33. Adana Altın Koza Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Yarışma filmlerinden Ali Vatansever’in yazıp yönettiği Bir Arada Yalnız’dan çıktığımda adını koyamadığım bir duygu benimle geldi. Çünkü film ölümcül bir hastalığı anlatırken seyircinin gözyaşını zorla çağırmıyor. Ölümü gösterip bizi ağlatmaya çalışmıyor, hastalığı dramatik bir gösteriye dönüştürmüyor. Karakterlerini hayatın içindeki o tuhaf hâliyle bırakıyor. Bazen gülümsüyorlar, bazen susuyorlar, bazen kaçıyorlar, bazen de birbirlerine ulaşmaya çalışıyorlar. Belki de filmin en güçlü tarafı tam burada... Bize ne hissedeceğimizi söylemiyor, o duygunun içinde bizi özgür bırakıyor.

Filmde İzzet’in sanal dünyaya kaçışı, Reyhan’ın sosyal medyada görünür olma ihtiyacı ve Abdi’nin kendine başka bir umut kapısı araması, aslında aynı yaranın farklı biçimleri gibi. Her biri hayatta kalmak için başka bir yere tutunuyor. Biri oyuna, biri görünürlüğe, biri inanca… Ve üçü de aynı evin içinde bir arada ama yalnız…

Adana’da festivalde filmi izledikten sonra başrol oyuncuları Onur Gözeten ve Esra Kızıldoğan’la bir araya geldik ve ölümü ajite etmeden oynamayı, karakterlerin üzerlerinde bıraktığı izi, sanal dünyanın neden bu kadar gerçek geldiğini, Reyhan’ın görünür olma ihtiyacının çaresizlik mi yoksa zaaf mı olduğunu ve Ali Vatansever’le kurdukları o özel oyuncu-yönetmen ilişkisini konuştuk.
"ÜÇ OYUNCU DA ÖLÇÜYÜ YAKALAMAYA MÜSAİTTİ"
Oya Doğan: Bir Arada Yalnız. Filmin adı da bir oksimoron. “Bir arada yalnız olmak.” Filmde bunu iliklerime kadar hissettim. Üstelik ortada ciddi bir hastalık var. Çocuğu kanser olan bir anne, hasta bir genç… Böyle bir hikâyeyi çok kolay ajite edebilirsiniz. Ama siz bunu yapmamışsınız. Seyircinin gözünü doldurmaya çalışmadan, içimizi dolduran bir oyunculuk ortaya çıkmış. Oyuncu olarak en kolay yol bizi ağlatmaktı, bu konfor alanından çıkmak sizi zorladı mı?
Esra Kızıldoğan: Yönetmenimiz Ali Vatansever’in bir orkestra şefi gibi duyguları yönettiği bir alandı orası… Ali ne istediğini çok iyi biliyordu ve bizim fikirlerimize de çok açıktı. Belki de şanslı olduğumuz nokta şu; üç oyuncunun da bu meseleyle kurduğu bağ, o ölçüyü yakalamaya müsaitti. Ama özellikle “Böyle yapalım, aman dikkat edelim” diye konuşmadık. Kendiliğinden oluştuğu için de etkileyiciliğinin yüksek olduğunu düşünüyorum.
Onur Gözeten: Aslında sadece oyuncu olarak değil, insan olarak da böyle bir konuyu ele almak doğrudan konfor alanından çıkmaktı. Çünkü çoğu insan ölümün kendisinden gözünü kaçırıyor ve kendine başka bir konfor alanı buluyor. Biz bu işi kabul ederek, en başından ölüm üzerine düşünmeye çalışarak o konfor alanından çıktık. Ve bunu bir arada ve yalnız yapmak, tüm ekiple beraber yaşamak çok güzeldi. Bir de sosyal ilişkilerde olduğu gibi arada güzel bir güven temeli oluşunca herkes birbirinden gelen şeyin bir sebebi olduğuna inanmaya başladı. Yönetmenden oyuncuya, kostümden rejiye kadar böyle bir inanç ortamı oluştu. Başka platformlarda melodramla, sahneyi ajite ederek seyirciyi yönlendirmek mümkün ama biz bunu sevmiyoruz. Seyirciyi manipüle etmek istemiyoruz. Biz durumu gösterelim, duyguyu onlar yaşasın istedik.

Oya Doğan: Bu çok güzel bir ayrım.
Esra Kızıldoğan: Ben seyirci olarak da manipüle edilmeyi sevmiyorum.
Onur Gözeten: Ben de. Hatta filmde oynarken çekiniyordum. İzzet’in bu kadar gülümseyen bir çocuk olabileceğini düşünmüyordum. “Çocuk ölecek, daha üzgün olmalı” diye düşünüyordum. Ama filmi izlediğimde İzzet’in yüzünde hep hafif bir gülümseme olduğunu fark ettim. İyi ki de öyle olmuş. Üzgün bir çocuk olmaktansa yaşadığı şey üzerinden hafifçe gülümseyen bir çocuk olması bence seyirciye de iyi geliyor.
“İZZET VE REYHAN SİZE NE BIRAKTI?”
Oya Doğan: Oyuncular bir role çalışırken ister istemez kendilerinden, hayat deneyimlerinden bir şeyler koyuyorlar. Peki, İzzet ve Reyhan hayatınızdan çıktığında size ne bıraktı?
Esra Kızıldoğan: Onur gibi şahane bir arkadaş bıraktı. Gerçekten çok yetenekli bir oyuncu Onur. Hem onunla, hem de Fatih’le aynı filmde oynadığım için kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum. Karakter ne bıraktı dersen, normalde böyle şeylere çok inanmam. Daha profesyonel bakarım. “Bu benim işim, yaptım, çıktım” derim. İlk kez duygusal olarak biraz daha zaman aldı. Çünkü çok yoğun bir çalışma süreciydi. Ben çekim takviminde mümkün olduğunca kronolojik gitmeyi rica etmiştim. Karakterin yaşadığı süreci, o grafiği takip etmek istedim. Kronolojik gidince de doğal olarak o zorlu süreç sırasıyla yaşandı. Onlar yolculuğa çıktılar ve ben orada tek başıma kaldım. Zordu ama bir noktada da sıyrılmam gerektiğini biliyordum. Deneyimim ve tecrübem buna yetti. Şimdi gülümseyerek hatırladığım, çok samimi paylaşımlar yaşadım. Ama o dönem oldukça zorlandığım bir süreçti.
Onur Gözeten: Benim filmdeki en büyük isteğim hiçbir şey yapmamaktı. Gençliğin, çocukluğun heyecanıyla “Şöyle bir sahnem var, burada bunu yapabilirim” demek yerine durmak, durabilmek istedim. İzzet sosyal hayatı olmayan bir çocuk. Onu oynarken anne ve babamı taklit etmek, onları dinlemek ve bazı özelliklerini içime yerleştirmek çok işimi kolaylaştırdı. Esra ve Fatih de inanılmaz yardımcı oldular. Bazen sadece onları dinlemem yetti. Bana bir de çok güzel dostluklar, arkadaşlıklar ve müthiş bir aile bıraktı bu film. Hâlâ benimle “Onur yemek yedin mi?” diye ilgileniyorlar.
Esra Kızıldoğan: Gösterimden geldik, ilk sorumuz “Onur yedin mi?” oldu.
Onur Gözeten: Önce yemek yiyorsun, sonra içiyorsun diye hâlâ tembihleniyorum. Müthiş bir aile bıraktı bana. Tabii rol için kaybettiğim 15 kilo var. Onu da geri almam gerekiyor. Çok zor bir süreçti ama çok güzel bir zorluktu. Hepimiz ayrı ayrı birbirimizle, yalnız ve hep beraber, başka hiçbir zaman hiçbir yerde paylaşamayacağımız şeyler paylaştık. O yüzden zorluğunu da hep beraber göğüsledik.

"BÜTÜN KARAKTERLER YUMRUĞU YEDİKÇE AYAKYA KALMAYA ÇALIŞAN BOKSÖR GİBİ"
Oya Doğan: Seyirci olarak bana ne kaldığını da söyleyebilirim. İzzet bana ölümü gülümseyerek karşılamayı, bunun hayatın bir parçası olduğunu, hatta bir kutlama bile yapılabileceğini düşündürdü. Reyhan ise bana başka bir soru bıraktı: Hayatta var olmak için görünür olmaya gerçekten muhtaç mıyız? Çünkü sosyal medyada yarattığı persona, başlangıçta çocuğuna yardım etmek için yaptığı bir şey gibi görünürken, bir noktadan sonra çaresizliğin yanında görünür olma, tanınma ve onaylanma ihtiyacına da dönüşüyor. Sizce bu insanın çaresizliği mi, zaafı mı?
Esra Kızıldoğan: İkisi de. Belki de ikisi de değil. Bu süreçleri yaşayan insanların hangi davranışları göstereceği, ne yapacakları, neye ihtiyaç duyacakları konusunda fikir beyan etmek çok kolay değil. Her şeyi yapabilirler, hiçbir şey yapmayabilirler. Yaptıkları şeyin bir mantığı olabilir, olmayabilir. İnsan siyah ve beyazdan oluşmuyor. “Bu doğru, bu yanlış” demek neye göre, kime göre, hangi koşulda? Ben Reyhan’a da böyle yaklaşmaya çalıştım. Yaptığı herhangi bir şeyin doğru veya yanlış olup olmadığını düşünmedim. O anda ne hissediyorsa ona odaklandım. Hangi eylemi gerçekleştiriyorsa ona teslim olup akmaya çalıştım.
Oya Doğan: Zaten filmde de doğru diye tek bir şey yok. Herkesin kendi doğrusu var.
Esra Kızıldoğan: Evet. Reyhan görünmeye mi çalışıyor, zaaf mı gösteriyor, çaresiz mi? Bunların hepsinin aynı anda var olabileceğini düşünüyorum.
"İZZET BİR TEK VR DÜNYASINDA KOŞUYOR"
Oya Doğan: Aslında filmde çok derin bir şey yapıyorsunuz. Aynı evin içinde yaşayan üç karakter var ve üçü de bir arada yalnız. Reyhan’ın tam da burada yalnızlığın dünyaya açılan penceresi olduğunu düşünüyorum.
Esra Kızıldoğan: Aynen öyle. Ama aslında hepsi yalnız. Abdi de çok yalnız. Onun sığınmaya çalıştığı yer başka, İzzet’in sığınmaya çalıştığı yer başka, Reyhan’ınki başka. Hepsi yumruğu yedikçe ayakta kalmaya çalışan bir boksör gibi. Daha da sersemleyerek hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar. Burada eylemlerinden çok, hayata devam etme grafiklerine bakıyorum.

Oya Doğan: Teknoloji de filmin çok önemli bir parçası. İzzet’in oyun dünyasında yarattığı başka bir gerçeklik var. Filmde gerçeklikle sanal dünyanın iç içe geçmesini siz nasıl deneyimlediniz?
Esra Kızıldoğan: Beni en çok heyecanlandıran şeylerden biriydi VR kısımları. Senaryoyu okurken bu konuda deneyimli olmadığım için nasıl olacağını tam olarak gözümde canlandıramamıştım. İlk kez sette VR gözlüğünü taktığımda şoka girdim. “Nasıl yani, bu nasıl bir şey?” dedim.
Onur Gözeten: Kimse canlandıramadı zaten. Bir de gerçekten ilk başta başını döndürüyor.
Esra Kızıldoğan: Sonra filmi ilk izlediğimde özellikle VR dünyasıyla başlaması bana çok iyi hissettirdi. O sahnelerde inanılmaz hafifliyorum. Avatarlarını çok seviyorum. İzzet’in de, kızın da, hepsinin… Çok etkileyici ve yenilikçi buluyorum.
Onur Gözeten: Senaryoda gerçeklik ve sanal dünya sürekli birbirine gidip geliyordu. Sonra bunları yapma biçimimiz de çok özel oldu. VR alanlarını tasarlamak için çok uzun süre çalışıldı. Koç Üniversitesi’nde gözlükleri taktık, mikrofonları taktık. Ali Hoca da VR gözlüğünü takıp içine girdi, eline kamera aldı. Kameranın lensini değiştirebiliyor, ikili planlar çekiyordu. Biz de avatarları kontrol ederken sahneleri gerçekten oynadık. Konuşmaların neredeyse hiçbiri üzerine okuma değildi. Voice-over gibi değil; gerçekten o dünyanın içinde oynadık. İzzet’in oraya kaçması hem çok haklı hem de çok saçma bir yandan... Ama çocuk ne yapsın? Orada koşabiliyor, çalıların arasında dolaşabiliyor, istediği manzaraya bakabiliyor.
Esra Kızıldoğan: Oradaki evi çok güzel.
Onur Gözeten: Oradaki ev gerçekten çok güzel. Filmdeki evimizle karşılaştırınca; çok iyiydi. Ben de İzzet’e hak verebilmek için çekim mekânının fotoğraflarını istemiştim. “Evin fotoğraflarını bana atın, eve asacağım, filme kadar bakıp bakıp iğreneceğim” dedim. Bir kere görsem yetermiş aslında. Esra’yla balkondaki sahnemizde “İnsan buraya bakarak ölür mü ya?” dedim. Böyle bir manzaranın karşısında insan ölür mü? İzzet’in VR dünyasında yaşadıklarıyla, babasıyla o göle gittikleri sahne arasında da çok güçlü bir bağ var. Filmi güçlendiren detaylardan biri.
“FİLM BİR OYUNLA BAŞLAYIP BİR OYUNLA BİTİYOR”
Oya Doğan: Filmin oyunla başlamasını da çok sevdim. Seyirci olarak daha ilk anda bir oyunun içine giriyoruz. Film sanki “Ey seyirci, izlediğin şeyin ne kadar gerçek olduğunu sorgula” diyor. Üstelik biterken de yine bir oyunla bitiyor. Kendi içinde çok bütünlüklü bir yapı kuruyor.
Onur Gözeten: Evet. O gerçeklik ve sanallığın sürekli birbirine geçmesi bence filmin en etkileyici taraflarından biri.
Esra Kızıldoğan: Bir de yola çıktıkları anda seyirci olarak çok büyük bir rahatlama geliyor. Araba hareket edip o evden çıktıkları anda herkes biraz hafiflemiyor mu?
Oya Doğan: İnanılmaz. Çünkü o evin içinde biz de sıkışıyoruz.
“ALİ VATANSEVER SETİNİ CENNET YAPAN BİR YÖNETMEN"
Oya Doğan: Ali Vatansever’in oyuncularla çalışma biçimi de çok konuşuluyor. Oyuncuyu tanımak, karakterle ilgili farklı hazırlık süreçleri yürütmek, psikolojik ve medikal danışmanlardan destek almak… Sizin için nasıl geçti?
Esra Kızıldoğan: Ben Ali’yle ilk kez çalıştım. Daha önce filmlerini izlemiştim. Tanıştığımızda birkaç sahneyi birlikte okuduk. Kendimi hiçbir şekilde audition’da gibi hissetmedim. Filmi okuduktan sonra bu üç rolü oynayacak oyuncuların doğru kişiler olacağına emindim. Ben değilsem başka biri mutlaka benden daha iyi yapacaktır diye düşündüm. Ama Ali’yle aramızda bir uyum hissettim. Devamında da Kemal Hoca’dan destek almak, Ali’nin tavrı ve oyuncu arkadaşlarımın yaklaşımı sayesinde kendimi duygusal olarak çok güvende hissettim. Bu film için özellikle duygusal olarak güvende hissetmek çok önemliydi. Aslında bizim de karakterlerle kurduğumuz bağ biraz o oyun dünyasının içinde oluştu. Özel alanlarımıza son derece saygılı bir şekilde ilerledi. Ali ne istediğini çok iyi bilen bir yönetmendi. Zorluydu tabii ki. Bize alan açtıktan sonra gerçek olmayan hiçbir ana onay vermedi.
Oya Doğan: Neyi zorladı sizi?
Esra Kızıldoğan: Dirayeti! Gerçekten tekrar sayısı az değildi. Ama filmi izledikten sonra perdede gördüğüm her sahne için Ali’ye teşekkür ettim. Sabrına, inadına ve ne istediğini bu kadar iyi biliyor olmasına çok saygı duydum.
Onur Gözeten: Ali Hoca bize daha en başından çok alan açtı. Ama aynı zamanda ne istediğini de çok iyi anlatıyordu. Bu ikisinin bir arada olması inanılmaz bir şey. Bazen sahne bitiyordu, ben ne yaşadığımı bilmiyordum. Ali’nin gözünün içine bakıp “Hocam, ben bir şey yaşıyorum. Ne olduğunu bilmiyorum ama bir şey yaşıyorum” diyordum. O da bana dikkat kesiliyordu. “Onur, ben de yaşıyorum. Hepimiz oradayız, merak etme” diyordu. Bence setini cennet yapan birisi. Böyle zor bir konuda bile setini cennete çeviriyor.
Esra Kızıldoğan: Oyuncusunu asla yalnız bırakmıyor. Seninle birlikte o zorluğun içine giriyor. Suyun dibine seninle birlikte geliyor. Bu müthiş bir şey.
Onur Gözeten: Ne hissettiğimizle de çok ilgiliydi. Sürekli nerede olduğumuzu, ne durumda olduğumuzu soruyordu. Bence Esra ve Onur olarak bizi de iyi gördü. Çünkü İzzet, Reyhan ve Abdi’yiz ama aynı zamanda Onur, Esra ve Fatih’iz. Bu dengeyi çok iyi kurdu. Bir de bize sarıldı. Bu benim için çok değerli. Sadece bize değil, bütün ekibe zor günlerin ardından sarıldı ve teşekkür etti. “Bugün de benim hayalime ortak olduğunuz için, bugün de bu zorluğa eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim” dedi. Bu çok değerliydi.
Esra Kızıldoğan: Çok önemli gerçekten. Çünkü orada bir bağ kuruyorsun. Seninle birlikte orada olduğuna dair bir bağ. Oyuncular aslında biraz yalnız da oldukları bir yerde.
Onur Gözeten: Oyuncular olarak bizim en büyük görevimiz kalbimizi açmak. Ruhumuzla orada olmak. Bu film de kalbimizi açtı ve yara yara içeri girdi. Ama aynı zamanda bizi iyileştirdi. İnsanlar filmin bizi çok zorladığını ve sonrasında kötü etkileneceğimizi düşündüler. Ama ben tam tersini söylüyorum: Bu film bize çok iyi geldi.

SAMSA'NIN GÖZÜNDEN KAFKA'YA BAKMAYA ÇALIŞIYORUZ
Oya Doğan: Onur, senin bir de tiyatro oyunun var.
Onur Gözeten: Evet. Kafka’nın mektuplarından hareketle hazırladığımız tek kişilik bir oyun. Dönüşüm’ü oynuyoruz. Genellikle Kafka’nın gözünden Samsa’ya bakılır. Biz Samsa’nın gözünden Kafka’ya bakmaya çalışıyoruz. Anadolu’yu gezen bir turne tiyatrosuyuz. Her şehre gidiyoruz. Hazır gelmişken Mersin ve Adana’da da oynadım. Bir başka oyun provası da var. Netleştiğinde onu da paylaşacağız. Başka filmlerim, festivaller, oyunlar… Şu an biraz gezgin bir şekilde kariyerime devam ediyorum. Dizilerle de görüşüyoruz tabii.
KIRIK BEYAZ OYUNU 5 KASIM'DA SES TİYATROSU'NDA!
Oya Doğan: Esra, senin de Başkalarının Hayatı başladı. Çok özenli bulduğum işlerden biri oldu. Seyircinin biraz özene ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Esra Kızıldoğan: Çok iyi yönetmenlerimiz, çok iyi bir senaryomuz ve çok iyi bir oyuncu kadromuz var. Umarım seyircide de karşılığını bulur. Onun dışında oyunum başlayacak, Kırık Beyaz. İlkay Yıldız yazdı, Edip Akşehir yönetiyor. Tolga İskit’le birlikte oynuyoruz. 5 Kasım’da Ses Tiyatrosu’nda başlıyor. Derslerim devam ediyor. Bir yandan Bir Arada Yalnız vizyona girecek. Aralık ayında seyirciyle buluşacağız.





