63. Altın Portakal Film Festivali'nde "En iyi Film", "En İyi Senaryo", "Cahide Sonku Özel Ödülü", "En İyi Kurgu", Film-Yön "En İyi Yönetmen", "Sungu Çapan Ulusal Film"le birlikte 6 ödül alan Taş ve Tüy filmi şüphesiz festivalin en iddialı filmiydi. Zira yönetmen Ragıp Türk ilk filmiyle bildiğini okuyan bir kadın karakterle annelik kavramının sınıfsal sorgusunu sinemaya taşımıştı. Ve ödül töreninde Yeşim Ustaoğlu'na kendisine ilham olduğu için teşekkür ederken arkasında çok güzel bir hikayesi vardı. Ragıp Türk, 19 yaşında müzisyen olma hayalleri kurarken üniversite sınavına girer ve büyük bir başarı göstererek ilk 5 bine girer. Sanatsal bir okul diye Radyo, Televizyon Sinema bölümüne gitmeye karar verir. İzmir'den İstanbul'a gelecektir gelmesine ama parasız bir gencin ilk düşündüğü şey yol parası olur. O nedenle yanında kalacağı arkadaşını arayıp "Sizin eve en yakın üniversite hangisi?" diye sorar. Puanı Mimar Sinan'a yetmesine rağmen tek otobüsle okula gitmek için İstanbul Üniversitesi'ni yazar.

YEŞİM USTAOĞLU İLHAM OLDU

Okulda sinemayı sever ve bir tesadüf eseri bir filmin setinde çalışmaya başlar. O sette gözlemlediği yönetmen ona ilham olur ve yönetmen olmaya karar verir. O set Yeşim Ustaoğlu'nun Pandoranın Kutusu filminin setidir. Yıllar sonra yine bir tesadüf Ragıp Türk ve Yeşim Ustaoğlu'nu bir araya getirir: Bu yıl Altın Portakal'da beraber yarıştılar ve "En İyi Film Ödülü"nün sahibi Ragıp Türk oldu. 12 ulusal yarışma filmini izlemiş biri olarak benim de "En İyi Film Ödülü" için adayım Taş ve Tüy'dü. O nedenle çok adil, hakkaniyetli bir sonuç olduğunu düşünüyorum.

ANNELİĞİ İÇİN SİSTEMLE SAVAŞTI

Taş ve Tüy bizi hapse girdiği için çocuğu yetiştirme yurduna gönderilen ve bir yıldır koruyucu aileyle iyi bir hayata kavuşan oğlunu almak için çabalayan Nazire'nin mücadelesini anlattı. Nazire anneliği için sistemle, hayatla, fakirlikle, önyargılarla savaştı. Ve hem kendisini hem de bizi kafamızda sorularla bıraktı. İyi bir anne çocuğunu her koşulda yanına mı almalı yoksa zengin bir ailenin yanında, iyi koşullarda yaşamasını kabul mü etmeli? Ödül töreninden bir gün önce yönetmen Ragıp Türk, oyuncular Duygu Aktoprak ve Onur Gözeten'e Nazire'nin içimize attığı bu soruyu sordum.

YÖNETMEN OLARAK KARAKTERİMLE MESAFEMİ HEP KORUDUM

- Ragıp, ilk filmin Taş ve Tüy'de merkezde bir kadın oturuyor ve anneliği tartışmaya açıyor. Üstelik bunu yaparken sınıf meselesini o kutsallığın içine yerleştiriyor. Erkek bir yönetmen olarak neden ilk filminde kadın hikayesi anlattığını merak ediyorum. Hikaye mi seni buna itti yoksa festivallerin son yıllarda kadın hikayesi istemesi mi?

I M G 5099

Ragıp Türk: Ben hayatını belirli kodlara göre devam ettirebilecek biri değilim. Genel yapımda da bu yok. Sinemaya da çok duygusal bakan bir adamım, hikayelerime de çok duygusal bakıyorum. Son kısa filmimde yaşlı bir kadınla köpeğin hikâyesini anlatmıştım. O kadın Taş ve Tüy’deki Nazire’nin annesiydi. Torunuyla birlikte yaşayıp zengin bir ailenin bekçi köpeğine bakıcılık yapıyordu. Finalde kadın ölüyordu. Filmden sonra ben o çocuğa ne olduğunu düşünmeye başladım. Şartlar gereği çocuk yetiştirme yurduna düşecekti. Sonra o çocuğa herkesin soracağı ilk soru aklıma düştü: “Annen nerede?” Bu çocuğun annesi nerede? O çocuğun annesi Nazire’ydi. Sonra Nazire’yi düşünmeye başladım. Ve hikaye oluşmaya başladı.

I M G 5103

BEN ANNESİNE DÜŞKÜN BİRİYİM

- Her kısa filmcinin hayali uzun metrajını çekmektir. Genelde Türkiye’de “Hadi hadi şu kısaları bitirip uzuna geçeyim” telaşını görüyorum. Ama sen 43 yaşında ilk uzun metrajını yaptın. Senin böyle bir telaşın olmamış…

Ragıp Türk: Bende öyle olmadı. Benim ilk kısa filmim 2012’deydi. Daha sonra 2017'de yaptık… 2020’de Tor’u yani Nazire’nin annesinin baktığı köpeğin hikayesini çektim. Yani aslına bakarsan çok aralık verdim. Ama ilk uzun metrajım için çalıştığım başka projeler oldu. Bu hepsinin önüne geçti. Bir de neden kadın hikayesi biliyor musun? Ben annesine düşkün biriyim. Nazire de annemden izler taşıyor. Kız kardeşime ve eşime de düşkün biriyim. Şimdi kızım oldu. Aslına baktığınızda hayatımı çevreleyen insanlar hep kadınlar…

- Erkekler kadın hikayesi yaptıklarında “Size mi kaldı, yine yanlış yerden bakmış” gibi eleştiriler alırlar. Ama Taş ve Tüy kadın karakterini doğru bir yerden ele almış. Sanırım etrafının kadınlarla çevrili olması işine yaramış…

I M G 5104

Ragıp Türk: Aslında yola çıkışımda ben cinsiyeti düşünmem. Genel anlamda onun bir insan olduğunu düşünürüm. Belki Nazire'nin aslında düşündüğümüz kadınlardan daha sert biri olmasının altında da biraz bu yatıyor olabilir. Öncelikle o bir insan. Mesela, kadın kocasını bıçaklar mı? Aslına baktığında senarist olarak ilk düşündüğünde suç işleyen bir kadın fikri tedirgin edici de geliyor. Ben karakterime “Evet, eşini bıçaklayabilir” diye baktım, kocasını değil… Çünkü ona sadece insan olarak baktım.

- Filmdeki Nazire karakteri güçlü, kendi bildiğini okuyan, kimseye boyun eğmeyen biri… Bu kadar yokluğun içinde kendi bildiğini okuyan güçlü bir kadın hikayesi kurmak da önemli, eline sağlık…

Ragıp Türk: Ama şuna çok dikkat ettim Oya, Nazire'nin alanına hiç girmedim. Çekerken bile onun alanına girmemeye çok dikkat ettim. Yönetmen olarak karakterimle mesafemi hep korudum. Çünkü şunun çok farkındaydım; biraz duygusal bakmaya başlarsam benim bir erkek olarak baktığım hissedilmeye başlayabilirdi. Mesafemi hep korudum ve onu akışa bıraktım.

KIZIMIZIN İSMİNİ DAHA KOLAY BULDUK

- Bu filmin adı Nazire’ymiş. Sonra neden ve nasıl Taş ve Tüy yaptınız?

Ragıp Türk: Sektörden tanıdıklarımla konuşunca Nazire’nin yurt dışında anlaşılamayacağını söylediler. Kavramsal bir şeyin daha iyi olabileceği önerisinde bulundular. Açıkçası kafama da yattı. Sonra filmin ismini aramaya başladık. Bir ara eşim Duygu'yla artık delirecektik. Sabah kalkıyorum, balkonda sigara içip içeri geliyorum, "Şu" diyorum. Duygu yeni uyanmış halde bana bakıp "Yok" diyor. Yemek yapıyorum mesela, Duygu geliyor "Şu" diyor, ben "Olmaz" diyorum. Bir ay aradık bu ismi. Bir liste çıkardık.

Onur Gözeten: Çocuk ismi aramak gibi... Neva'nın ismini daha mı kolay buldunuz?

Ragıp Türk: O daha kolaydı. Kızımızın ismini daha kolay bulduk. (Gülüşmeler) Neva adını Duygu söyledi, ben de "Evet, bu" dedim. Taş ve Tüy de öyle oldu. Çağrışım olarak hep şeyi veriyor: Taş kadar sert, tüy kadar kırılgan; çocuğun taş ve tüy arasında kalmış olması… Aslında benim temelde düşündüğüm şey karakterlerin iç halleriydi. Gerçekten taş kadar sert olup tüy kadar kırılgan oluyorlardı. Mesela Mami de öyle bir çocuk. Yetiştiği atmosfer itibarıyla çok sert bir adam. Şiddete her an başvurmaya çok müsait, bunu zaten birkaç yerde net görüyoruz. Ama bir yandan da o kadar kırılgan bir çocuk ki… Nazan da, Nazire de, Selami de öyle. Hatta filmdeki en acımasız karakter Hayati, Selami'nin üvey abisi bile öyle… O da kırılgan. Nazire'nin halini görünce evin fiyatını indiriyor. O yüzden bu filmin adı Taş ve Tüy... Tüm karakterleri karşılıyor.

Onur Gözeten: Çok güzel isim, ben çok mutluyum isimden…

I M G 5102

SORU SORDURMAM GEREKTİĞİNİ HEP HİSSETTİM

- Film annelik sorgusuyla seyirciye ikiye böldü. Nazire çocuğuna kendisi mi bakmalı, yoksa çocuğun geleceği için onu zengin aileye mi vermeli? Bu soru kaç gündür kafamda dönüyor. Sen bir yönetmen olarak seyircinin Nazire’yi anlamasını mı yoksa hak vermesini mi istedin?

Ragıp Türk: Karaktere hak vermeleri bence filmi büyütmezdi. Bu yüzden hep sorular sorduracak bir film yapmayı düşündüm, soru sorduracak bir film olsun istedim. Aslında ikiye bölünme hali benim istediğim bir şeydi. Filmde de zaten ikiye bölecek sorular bence var ve izleyici de aldı biraz. Önemli olan karakterin haklı ya da haksız konuma nasıl geldiği, olayların nasıl geliştiği, karakterin başına neler geldiği… Nazire'nin haklı ya da haksız olması neyi değiştirir ki?

Onur Gözeten: Bizim işimiz mi acaba onun haklı olup olmadığı... Seyirci sadece duruma şahit olup o soruları sormalı.

Ragıp Türk: Aynen öyle! Soru sordurmam gerektiğini hep hissediyordum.

Onur Gözeten: Bize de sordurdu bu arada. Bu filmleri yapmak böyleyken güzel zaten. Ben hala soruyorum bu soruyu.

Ragıp Türk: Ben de mesela "Uğur kimde kalmalı?" diye kendime çok sordum. İlk başından beri bunu Duygu'yla çok tartıştık.

- Duygu sen filmdeki zengin kadın Nazan’ı oynuyorsun. Ama sana Duygu olarak soruyorum, çocuk kimde kalmalı?

Duygu Aktopra: Filmi çekerken aslında ben daha çok Nazan'ın tarafındaydım. Nazan'ı anlamaya çalıştığım için ona yakın hissediyordum. Belki Nazire Nazan’ın yanında kalabilir diye düşünüyordum.

NAZAN İYİ BİR İNSANSA NAZİRE'YE YARDIM ETSİN

- Evet ama Nazan alt katta ve misafir odasını veriyordu Nazire’ye…

Duygu Aktoprak: Aslında biraz aşağılıyor orada onu. Ama ben anne olduktan sonra bu karakterlere bakışım değişti. Nazire kesinlikle kendi çocuğuyla yaşamalı. Benim oynadığım Nazan karakteri aslında iyi bir insan. Ama şimdi düşününce diyorum ki, o kadar iyi bir insansa Nazire ve oğluna yardım etsin, onlara iyi yaşayacak koşulları sağlasın.

- Onur sence Uğur kimde kalmalı?

Festival sadece güzel tatlar ve iyi filmler değil, daha iyi bir dünya ihtimali vaat ediyor
Festival sadece güzel tatlar ve iyi filmler değil, daha iyi bir dünya ihtimali vaat ediyor
İçeriği Görüntüle

Onur Gözeten: Ben de anneciyim. Kendi hayat tecrübemden bakarak maddi koşulların iyi olmasının her zaman avantaj olmadığını biliyorum. Nazire’nin mücadelesinin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Ama Nazire'nin psikolojik durumu acaba çocuk büyütmek için ne kadar uygun? Bunu daha çok düşünüyorum.

F53Dbb81 D3Da 4120 Ac09 671199Badee2

AYNI HAYATLAR BİRBİRİNİN DEVAMI OLARAK ÇALIŞIYOR

- Onur’un oynadığı Mami karakteri kafamı karıştırıyor. İyi bir insan olduğuna eminim. Ama Nazire’ye yardım etmesinin altında abim dediği Selami’nin sevgilisi Nazire’ye aşık da olmasının yattığını düşünüyorum.

Ragıp Türk: Mami yurtta büyümüş bir çocuk. Filmde aslında aynı hayatlar birbirinin devamı olarak çalışıyor. Nazire'nin döngüsüne ablası girdi; bir suç işledi ve cezaevine girdi, Nazire'yi takip ediyor. Uğur da aslında Nazire olmasa Mami olacak. Mami de yetiştirme yurdundan çıkmış, annesi ölmüş ya da cezaevinde, annesiz bir çocuk. Uğur'un ileride annesi olmazsa ne olacağını Mami üzerinden görüyoruz. Tabii Mami'nin Nazire'yle olan ilişkisini şöyle açıklayabiliriz. Birincisi, abi olarak gördüğü Selami'nin kız arkadaşı. Nazire geldikten sonra Selami'deki dönüşümü fark ediyor ve o yüzden "Ben de artık bir yuva kurayım" diyor. Bunun dışında Mami gibi bir çocuğun bir kadına sokakta yaklaşma ihtimali, bir kadınla tanışma, sohbet etme, aynı odada oturma ihtimali çok düşük. En yakın olabileceği kişi Nazire. Nazire onun ilgisini çekebilir mi, tabii ki çekebilir. Bir de; Uğur üzerinden baktığı zaman da Nazire'nin annelik durumunu, aslında kendi annesinin yapmasını istediği şeyi Nazire yaptığı için bir bağ kuruyor.

- Bunu filmde fazlasıyla hissettim…

Onur Gözeten: Kendi annesinde görmek isteyeceği mücadeleyi Nazire veriyor. Bu çok çekici olmalı. Hayatta da öyle, arka sokaklarda sana verilen insanlarla muhatap olabiliyorsun. Çok küçük bir kümede yaşıyorsun. Aşık olacağın da kavga edeceğin de sana verilmiş oluyor. Mami özelinde biz Mami'yi düz bir sokak çocuğu, Roman çocuğu gibi yapmak istemedik.

Ragıp Türk: Tam bir kenar mahalle çocuğu değil, modernitenin de biraz farkında olsun istedik. Tabii Onur da çok iyi verdi, sağ olsun. Mami’den çok var şu an, Selami'den çok yok ama Mami'den çok var.

Onur Gözeten: Ben ailemle büyüdüm ama bir noktada Mami’lerleydim, ben de bir Mami olabilirdim. Çok ince bir yer orası. Bir yerde Nazire gibi bir kadın karşına çıkıyor ve hayatını değiştiriyor. Bu filmden sonra ben de Mami'nin hikayesini çok merak ediyorum.

Ragıp Türk: Karakolda şu an!

Onur Gözeten: Evet ama oradan çıkacağına inandığım bir çocuktu o.

OYUNCU KARAKTERİNİ SEVMEZSE ANLAMASI ÇOK ZOR OLUR

- Ben kalbinden doğurmaya inananlardanım. Nazan’ı da o yüzden anlıyorum. Ama sen tam da anne olduğun bir dönemde neden Nazan gibi bir kadını oynamak istedin?

Duygu Aktoprak: Nazan aslında bir yıldır o çocuğa bakıyor, annelik ediyor ona. Gerçekten çok benimsemiş. Nazan'ın her şeyi var, Nazire'nin hiçbir şeyi yok ama bir yerde o hiçbir şeyi olmayan kadına muhtaç. Aradaki sınıfsal fark bana çok kışkırtıcı geldi. Bir de sevdim karakteri… Nazan'ı gerçekten sevdim. Ama bilmiyorum bu doğru bir şey mi; hani "Oyuncu oynarken karakteri sevmemesi lazım, yönetmen mesafeli olmalı" falan derler ya, ben sevdim Nazan’ı.

Ragıp Türk: Oyuncu karakterini sevmezse anlaması çok zor olur. Yanlışı bile oynasa karakterini sever ama farkında olur bence. Tabii Nazan iç duygu devinimi çok değişen bir karakterdi. Nazire birdenbire karşısına çıkarak filme giriyor, onun için bir şokla başlıyor. Karşı gelmeye hazır olmadığını hissedebiliyoruz, içeriye buyur ediyor.

Duygu Aktoprak: Bir yandan da içten içe odasını gösteriyor, "Bak bende bunlar var, çocuğu bana bırak" der gibi.

Onur Gözeten: Nazan Nazire’yi iyilikle manipüle ediyor.

Duygu Aktoprak: Ama işte Nazire de öyle bir insan değil, her şeye karşı koyuyor, kendisi büyütmek istiyor çocuğunu. Suça bulaşsa da o çocuğu alacak imkanları sağlamaya çalışıyor. Nazire onu orada bırakmak istemiyor ama Nazan da çocuğu istiyor. Bir yandan iyilik de yapmak istiyor aslında.

Ragıp Türk: Nazan'ın da çocuk üzerinden kendinde tatmin ettiği yerler var, çocukla iyi bir ilişki kurmuşlar. Mesela şunu da sorarsak: Sizce Uğur kimde kalmak istiyor?

Duygu Aktoprak: Uğur seviyor Nazan'ı.

Onur Gözeten: Nazan'ın da Uğur'un da, Nazire'nin de gözünden izlediğimiz için sorduğu soruları daha çok duyuyoruz ama çocuğun da niyeti o kadar belli olmuyor. Çocuk annesiyle birlikteyken de iyi; orada babaannesinin omzuna yatıyor, mahalleye gittiğinde oradaki arkadaşıyla top oynamayı da özlemiş, ama atın üstünde de keyfinde, "Anne" diyor. O eve gittiğinde gözü parlıyor çocuğun. "Ben ne yapmalıyım?" diye soruyor. Bizim bunlara karar vermek haddimiz değil ki. Biz sadece seyirciyle birlikte bu soruları sormak üzerine bir alan açıyoruz.

I M G 3432

- Açılış sahnesi aklımdan çıkmıyor. Yaşlı bri kadını divanın altına koyuyorlar ve bir badem bıyıklı memur gelip divanın üstüne oturuyor. Sistemin temsilcisi anneyi nefessiz bırakıyor. Az sonra izleyeceğimiz filmi açılış sahnesiyle anlattın bize… Nefis bir açılış sahnesiydi, nasıl buldun?

Ragıp Türk: Hikayeye ortadan girmek, Nazire'nin hayatına izleyicilerle beraber bir anda dalalım istiyordum. Ve ana çatışmayla girmek istedim. Nazire'nin çatıştığı yer bürokrasi. Onu bürokrasiyle filmin başında karşı karşıya bırakmak istedim. Fakat Nazire'nin mücadelesini daha güçlü kılacak, aynı zamanda onu duygusal olarak ikileme sokacak bir olay yaşamasını da istiyordum. "Bu denetim kötü geçmeli ve Nazire'nin başına bir şey gelmeli" diye düşünmeye başladım. Selami'nin evini bunlar kendi evi gibi gösterir, denetmenler gelir ve bir şey olur. Sonra Duygu'yla tartıştık. “Duygusal ağırlığı yoğun olan bir şey yaşamalı” dedim. Selami'yle ne yaşayabilir diye düşünmeye başladım. "Evde kimse yok mu, Selami tek mi yaşıyor?" diye sormaya başladım. Dedim ya, bu çocuk annesiyle yaşıyordur. Ama öz annesi değil… Selami'nin hikayesi de buradan açımlanıyor. Mami de oradan açımlanıyor; Mami geç kaldığı için, araba çalışmadığı için kadını evden çıkaramıyorlar, somyanın altına koyuyorlar falan. "Sonra kadının başına bir şey gelse ve bunun suçlusu biraz Nazire olsa" dedim, sonra da buraya geldik.

Duygu Aktoprak: Oradaki memurlar da bir şekilde Nazan ve kocasıyla konuşmuş. Uğur’un zengin aileye vermenin yolunu arıyorlar.

- Ragıp senin nefesle derdin ne? Annenin nefesini kestin, Nazire’yi nefes nefese bıraktın….

Ragıp Türk: (Gülüşmeler) Görüntü yönetmenimiz Emre Pekçakır hep hikayenin içinde olacaktı, onun nefes alışverişi Nazire'yle aynı ritimde devam edecekti. Emre'ye şöyle bir şey söyledim: "Bak senin nefes alışverişinle Melda'nın (Nazire) nefes alışverişi arasındaki denge bozulursa ritim bozulur." Müzisyen temelli olduğum için biraz ritim konusuna takığım, nefesler de o yüzden önemli olabilir. Mesela focus puller kullanmadık biz; karakterlerle Emre'nin arasına girecek, arada net yapan biri de olmadı. Emre'ye uygun bir kamera seçtik. Teknik imkanları daha iyi kameralar varken çağın bir tık gerisinde kalmış bir kamera tercih ettik ki Emre omzuna aldığında rahat hissetsin.

- Filmi 13 kişi çekmişsiniz. İnanamıyorum…

Ragıp Türk: Kimsenin asistanı yoktu. Ablanın evi var ya, ekipten üç kişi ablanın evinde kalıyordu. Sanatla uğraşan insanlar olarak bir iş yapmıyoruz; hayallerimizi gerçekleştirmek için birbirimize güveniyoruz. Hayallerimizi birbirimize emanet ediyoruz. Ben setlerde işin yöneticilik kısmını iyi öğrendim galiba…

- İkinci filmin hazır mı?

Ragıp Türk: Yine toplumsal gerçekçi damardan devam edecek. Bu sefer biraz daha şehir içindeki dünyaya girmeyi planlıyorum.