"BİR RÜYANIN HAYALİ"Nİ KURMAK
63’üncü Altın Portakal Film Festivali için dün sabah yollara düştüm. Antalya’ya iner inmez valizi bir kenara atıp soluğu Ulusal Kısa Film Seçkisi’nin üçüncü bölümünü izlemek için Migros AVM’de aldım. İlk film senaryosunu ve yönetmenliğini Alpan Esen ve Ahmet Rıfat Şungar’ın üstlendiği “Bir Rüyanın Hayali”ydi. 1990’larda Almanya Berlin’de geçen film, ergenlik meselesine, daha doğrusu 12 yaşındaki Kerem’in cinsellikle tanışmasına odaklanıyor.

Almanya’daki arkadaşlarıyla bakkaldan çaldıkları erotik dergilere bakarak bedeni üzerindeki değişimi anlamaya çalışan Kerem, annesinin ona bu değişimin rüyasında geleceğini söylemesiyle bir bekleyişe giriyor. Kerem her sabah uykusundan kendisine bakarak uyanarak o rüyanın hayalini kurmaya başlıyor. Erkekliğin yazılmamış kurallarını bir ergen üzerinden anlatan film; bizi toplumsal kodlar, utanç ve Türklük üzerinden de bir sorgulamaya itiyor. Ahmet Rıfat Şungar bu kez kamera arkasında görünmeyeni kadrajına alarak bize kendisini gösteriyor. Yolu açık olsun, anlatacak hikayeleri çoğalsın.

"SÜPERMEN BOZKIRA DÜŞTÜ" MÜ?
Ulusal Kısa Film Seçkisi’nin ikinci filmi “Süpermen Bozkıra Düştü”ydü. Serdal Altun’un yönettiği film; parasızlık yüzünden ailesi tarafından terk edilen Kazım’ın hikayesine odaklanıyor. Üç kuruş kazanmak için lunaparkta Süpermen kostümü giymeyi kabul eden Kazım’ın en büyük sorunu 30 yıldır kesmediği bıyıklarını kesmek zorunda olmasıdır. Zira bıyıklı Süpermen olmaz. Köyde geçirdiği talihsiz bir gecede de mahalleli onu gizemli bir kahraman haline dönüştürür. Bir yanda gündüzleri sıradan bir adam olan ama geceleri Süpermen’e dönüşen bir kahraman, diğer tarafta karısının boşanma davası açtığını bile muhtardan öğrenen, parasızlıktan Süpermen kostümüyle bozkıra düşen ve 30 yıldır kesmediği bıyıklarıyla vedalaşmaya hazırlanan Kazım… Bir kostümle edinilen güç, utanç, yoksulluk ve toplumun kurtarılmak için hep bir kahraman arama kaygısını aynı filmde anlatıyor film bize. Ve filmi Orhan Kemal’in “Tok karına namustan, şereften ve insanlıktan bahsetmek kolay” sözüyle bitirerek anlatmak istediği şeyi apaçık bir şekilde ortaya koyuyor.

"KONTEYNER"LA GELEN GÜÇ
Ulusal Kısa Film Seçkisinin üçüncü filmi “Konteyner”dı. Gülsün Odabaş’ın yönetmenliğini üstlendiği film; Beyoğlu’nda penceresinden çöplerini sokağa bırakan insanları görüp uyarmasını konu ediniyor. Bu uyarı zamanla bir güce, otoriteye dönüşüyor. Sultan herkese laf etmeye ve mahalleli ondan çekinmeye başluyor. Ancak mahalleye bir konteynır gelmesiyle Sultan’ın otoritesi sarsılıyor. Ve gücün tadını alan Sultan konteyneri ortadan kaldırıyor. Film; çöp üzerinden kurduğu güç dünyasında maalesef tekrara düştüğü çok sahneyle karşımıza çıkıyor.
TATLI MAYA İYİ İNSAN OLMAYA ODAKLANIYOR
Kısa filmler biter bitmez bu kez soluğu Atatürk Kültür Merkezi’nde, yani festivalin sinemayla asıl buluşma noktasında aldım. Günün programında iki uzun metraj vardı: Biket İlhan’ın Tatlı Maya’sı ve Ragıp Türk’ün Taş ve Tüy’ü. İlk iki filmden biri bana sinemanın anlattığı meseleyle o meseleyi anlatma biçimi arasındaki mesafeyi düşündürdü. Diğeri ise bir insanın hayatına sınıfın ne kadar derinden sızabildiğini…

İyi insan olmak, iyi bir film anlatmaya yetiyor mu?
Biket İlhan’ın Tatlı Maya’sının çıkış fikrini sevdim. Hatta filmin en güçlü tarafının bu fikir olduğunu düşünüyorum. Bir başkasının hayatına dokunmak, ihtiyaç duyana kapıyı açmak, bütün baskılara rağmen vicdanından vazgeçmemek… İyiliğin giderek kişisel bir tercihe, hatta bazen bedel ödemeyi göze almayı gerektiren bir direnişe dönüştüğü bir dünyada, bu meseleyi anlatmak kıymetli. Nazan’ın, sığınacak yer arayan Suriyeli Rana’ya yardım etmesiyle başlayan hikâye, iyiliğin karşılığında mutlaka iyilik bulmadığımızı hatırlatıyor. Bazen birine yardım ettiğinde yalnızca onun hayatını değiştirmiyorsun; kendi hayatını da başkalarının yargısına açıyorsun. Çevrenin baskısı, dedikodular ve ekonomik kayıplar Nazan’ın kararını bir vicdan sınavına dönüştürüyor.

10 YIL ÖNCESİNE AİT BİR ANLATININ İÇİNDEYMİŞ GİBİ HİSSETMEK
Filmin derdi anlaşılır: İnsan kalabilmek. Üstelik bunu yalnızca sözle değil, bir kadının başka bir kadının hayatına sahip çıkması üzerinden anlatmaya çalışıyor. Buraya kadar meseleyle bir derdim yok. Tam tersine, bu fikrin peşinden gitmesini önemsiyorum. Fakat sinemada iyi bir fikir, tek başına iyi bir filme dönüşmüyor. Tatlı Maya’yı izlerken zaman zaman on yıl öncesine ait bir anlatının içindeymişim hissine kapıldım. Üstelik film bir dönem filmi değil. Buna rağmen kurduğu dünyanın çatışmalarını ele alış biçiminin ve dramatik dilinin bugünden uzaklaştığını düşündüm. Anlattığı meseleler güncel; ama onları anlatma biçimi bende geçmişte takılı kalmışlık duygusu yarattı. Ayrıca kurduğu kasabadaki Türkiye resmi, Türk insanının göçmen kadından “iğrenme” vurgusu ve bunun sürekli tekrarlanması, tüm kötülerin nedensiz kötü olması, karakterlerin motivasyonlarının kaybolmuşluğu ve Rana’nın hikayesinin zorlama bir aşk hikayesinde kalması filmi ana ekseninden koparıp yan hikayelerde görücüye çıkardı.
Bir film vicdanlı olmayı savunabilir; ama sinemanın kendi vicdanını da biçimiyle, karakterleriyle, çatışmalarıyla ortaya koyması gerekir. İyilik fikrini seviyorum. Fakat bir filmin iyiliği savunması, onun sinemasal tercihlerini eleştiriden muaf tutmuyor. Tam tersine, böylesine önemli bir meselenin daha incelikli, daha bugüne ait ve daha katmanlı bir anlatımla karşılık bulmasını bekliyorum. Tatlı Maya; gerçek bir sorunu bize gerçek bir mekanda anlatma iddiası taşıyan ama distopik bir kasabada sıkışıp kalan vicdana odaklanan bir film olarak kalmış.

ANNELİĞİN SINIFI OLUR MU?
Festivalin Ulusal Uzun Metraj Yarışma filmlerinden olan Ragıp Türk’ün Taş ve Tüy’ü bende başka bir kapı açtı. Film için kolayca “Çok beğendim” ya da “Beğenmedim” diyemiyorum. Çünkü izlerken hissettiğim şey, tamamlanmış bir beğeni hükmünden çok, bazı tercihleri üzerine düşünme ihtiyacıydı. Ama bir noktada çok netim: Filmin sınıf meselesine yaklaşımı beni etkiledi.
YATACAK YERİ BİLE YOK
Ailesi tarafından sevmediği bir adamla evlendirilen ve sürekli dayak yiyen Nazire, basit bir yaralamayla hapse girer, kocası da hısımları tarafından öldürülünce Nazire’nin annesi torunu Uğur’a bakar. Ancak o da kalp krizi geçirip ölünce Uğur çocuk yuvasına gider. Nazire hapisten çıkar, yatacak yeri bile yoktur ama oğlunu yanında ister. Üstelik bu arada annesinin çalıştığı evdeki zengin aile Uğur’un koruyucu ailesi olmuştur. Uğur’u binicilik kursuna bile götürürler. Buraya kadar anlattığım kısım filmden öncekihikayesi… Biz bunu karakterlerin ağzından geçmiş hikayesi olarak dinliyoruz.
ANNELİĞİ NEFESSİZ KALIYOR
Film çok vurucu bir sahneyle başlıyor. Nazire ve sevgilisi Selami çocuk yuvasından memurlar geleceği için yaşlı, felçli bir kadını divanın altına koyup saklıyor. Eve gelen badem bıyıklı memur ise kocasından dayak yediği için onu bıçaklayan Nazire’ye “Hangimizin annesi dayak yemedi, kocanı bıçaklamak nedir?” diye kızıyor. Sonra da telefonda konuşmaya başlıyor. Nazire’nin odasına geçip divana oturuyor. Yani Nazire anneliğine kavuşmaya çalışırken Selami'nin analığı divanın altında nefessiz kalıyor.
Nazire’nin oğluna kavuşmak için verdiği mücadele, ilk bakışta bir annenin çocuğuna yeniden ulaşma hikâyesi. Fakat film bu hikâyeyi yalnızca annelik duygusunun etrafında kurmuyor. Nazire’nin karşısına çıkan koşullara baktığımızda, anneliğin bile toplumsal ve ekonomik ölçütlerle sınandığı bir düzenle karşılaşıyoruz.
TOPLUM KİMİN SUÇUNU AFFEDİYOR
Bir annenin çocuğuna kavuşabilmesi için işi, evi, düzenli bir hayatı olması gerekiyor. Peki, bunlara sahip olmamak nasıl bir suçun kanıtı hâline geliyor? Yoksulluk, insanın yalnızca yaşam koşullarını mı belirliyor, yoksa sevilmeye, inanılmaya ve ikinci bir şansı hak etmeye ne kadar layık görüldüğünü de mi? Beni Taş ve Tüy’de asıl etkileyen, suç meselesinin bu sınıfsal zeminde tartışmaya açılması. Suçu yalnızca bireyin yaptığı eylem üzerinden ele aldığımızda, o eylemi çevreleyen koşulları gözden kaçırabiliyoruz. Daha da önemlisi, toplumun kimin suçunu affetmeye, kimin geçmişini geride bırakmasına izin vermeye hazır olduğunu sorgulamıyoruz.
SİSTEMİN SEVGİYİ HANGİ KOŞULLARDA YETERLİ BULDUĞUNU ANLATIYOR
Herkes hata yapabilir. Ama herkesin hatasının ardından yeniden başlayabilme imkânı aynı değil. Kimi insanın geçmişi geride bırakmasına izin veriliyor; kimi ise geçmişini her adımında yeniden kanıtlamak zorunda kalıyor. Kimi insanın sözüne güveniliyor; kimi kendisini sürekli ispat etmek zorunda. Sınıf dediğimiz şey, tam da burada, ekonomik bir ayrım olmaktan çıkıp insanın toplum içindeki değerini belirleyen bir mekanizmaya dönüşüyor. Nazire’nin anneliğinin sorgulanması bu nedenle önemli. Çünkü film, bir kadının çocuğuna duyduğu sevgiyi anlatırken sistemin o sevgiyi hangi koşullarda yeterli bulduğunu da tartışıyor. Annelik gibi en mahrem, en kişisel bağlardan birinin bile ekonomik yeterlilikle ölçüldüğü bir yerde, adaletin kimin için nasıl işlediğini düşünmeden edemiyoruz.
Filmin en güçlü taraflarından birini burada buluyorum: Sınıf meselesini karakterlerin hayatının dışına yerleştirmiyor. Onların ne yapabildiğini, nereye gidebildiğini, hangi kararı almak zorunda kaldığını belirleyen bir güç olarak hikâyenin içine yerleştiriyor.
NAZİRE'NİN DURACAK YERİ YOK
Taş ve Tüy’de dikkatimi çeken bir başka tercih de hareket duygusu oldu. Karakterler sürekli bir yerlere gidiyor. Bir şeylere yetişmeleri, bir sorunu çözmeleri, bir sonraki engeli aşmaları gerekiyor. Sanki durmak, nefes almak, bir an olsun beklemek mümkün değil. Bunu yalnızca hikâyenin temposu olarak okumak doğru olmaz. Nazire’nin içinde bulunduğu koşullarla birlikte düşünüldüğünde hareketin kendisi anlam kazandı. Çünkü onun durma lüksü yok. Bir an durursa kaybedebilir. Bir şeyi yetiştiremezse, bir fırsatı kaçırırsa, hayatı biraz daha zorlaşabilir.
Sınıf meselesi bazen tam da zaman üzerinden görünür hâle geliyor. İmkânları olan insanın bekleme, düşünme, hata yapma ve yeniden deneme alanı vardır. Hayatta kalma mücadelesi veren insan içinse zaman çoğu zaman bir baskı unsurudur. Dinlenmek bile bir sonraki günün yükünü ağırlaştırabilir. Bu nedenle filmdeki koşu hâlini, karakterlerin hayatını kuşatan eşitsizlikten ayrı düşünemiyorum. Herkes aynı mesafeyi koşmuyor; herkes aynı başlangıç noktasında değil. Ama yarışın içinde kalmak için herkesten koşması bekleniyor.
KENDİ ÇOCUĞUNUN HAYATINA MİSAFİR OLMAK
Filmi izleyip üstüne bir uyku uyuduktan sonra bile birkaç kişiyle aynı şeyi konuştuk. Düşünün sizin yatacak yeriniz bile yok ama çocuğunuzun bir koruyucu ailesi ona çok iyi imkanlar sunuyor. En iyi okullarda okuyabilir, güzel odalarda uyuyabilir, lüks arabalara binebilir ve o aile tarafından sevilebilir. Üstelik o aile size yanlarında çalışıp misafir odasında kalabileceğinizi söylüyor. Yani siz kendi çocuğunuzun hayatına misafir olacaksınız ama onu iyi koşullarda yaşatacaksınız. Onun iyi yaşama hakkını elinden almamak için annelikten vazgeçeceksiniz. Ben annelikten vazgeçmemesini savunurken, bazı arkadaşlarım çocuğun iyi yaşam hakkını elinden almaması gerektiğini savunuyordu. Filmin benim için en güzel yanı da bizi bu tartışmaya sokması oldu. Dünyada belki de tartışmaya kapalı, en mahrem şey annelikken bunu tartışmaya açması…
Filme dair en büyük eleştirim; merkezindeki karakterin etrafında ana ekseni bulanıklaştırmaya başlayan karakterler oldu. Bu, filmin bütünü hakkında tek başına bir hüküm vermeye yetmez. Ama dramaturji açısından önemli bir soru doğuruyor: Yan karakterlerin gücü, başkarakterin hikâyesini derinleştiriyor mu, yoksa onun yolculuğunun önüne mi geçiyor?
Taş ve Tüy’ün tartışmaya açtığı annelik meselesini değerli buluyorum ve festivalin güçlü filmlerindne biri olduğunu düşünüyorum.
İLK GÜNDEN BANA NE KALDI?
Altın Portakal’ın ilk gününde iki ayrı sinema yaklaşımıyla karşılaştım. Tatlı Maya, sevdiğim bir fikirle beni yakaladı ama anlatımının bugünün seyircisiyle kurduğu ilişki konusunda mesafeli bıraktı. Taş ve Tüy ise özellikle sınıf, suç ve annelik arasındaki ilişkiyi ele alış biçimiyle beni etkiledi; bununla birlikte karakterlerin dramatik ağırlığı üzerine düşünmeme de neden oldu.
Altın Portakal daha yeni başladı. Filmler, söyleşiler, belgeseller ve sinemayla geçecek bir haftadan bildirmeye devam edeceğim. Hepimize güzel bir hafta dilerim.