Bir insan sevdiği biri için ne kadar ileri gidebilir? Amour, sevgi ile acının sınırları arasında bu sorunun tutunabileceği bir cevabın peşindedir. Georges, film boyunca karısının acısını dindirmek için elinden geleni yaparken sevgisi çaresizliğiyle iç içedir. İmge ile gerçekliğin çatışmasını ustaca işleyen Haneke, hafıza ve hayal aracılığıyla sevginin kırılgan ama kaybolmayan yönünü görünür kılar. Bu yapı, Freud’un melankoli kavramı çerçevesinde düşünmeye açılır. Son sahnelerde Georges’un gerçek dünyadaki acı ve zihindeki imge arasında neler yaşadığını görürüz.

ACI, SEVGİ VE ÇARESİZLİK

Georges "Ann’in acısını mı dindirir, yoksa kendi çaresizliğini mi?" İnsan çoğu zaman belirsizliğe ve sonsuz görünen acıya dayanamaz. Haneke burada olumlama yapmaz, izleyiciyi bilinçli olarak gri bir alanda bırakır. Bir insanın yaşama arzusu tükendiğinde, bu ne kadar bir “karar”dır? Anne hayatının rutin akışında son derece güçlü bir kadındır ve bu nedenle hastalığı ne kadar zor olsa da onu aynı mukavemetle karşılar. “Bu şekilde yaşamanın anlamı yok… Daha kötüleşeceğini biliyorum. Bunu neden bize çektireyim?” der. “Hayatımı kolaylaştırmanı istemiyorum” dediğinde Georges’a şunu söyler: “Benim yerime karar verme, benim acımı yönetmeye çalışma, beni bu hâlin içinde yaşatmaya çalışma”. Bu durum yüzeyde bir reddediş gibi görünse de derinlerde çok daha karmaşıktır. Georges, yıllarını birlikte geçirdiği karısının açıkça söyleyemediği, eksik bıraktığı cümlelerini kendi içinde tamamlar.

SEVGİ VE SINIRLARIN KARANLIK YÜZÜ

Anne’in kartpostallarındaki yıldızlar Georges’un çocukluğuyla ilgili anlattığı hikayeyle paralel olarak zihninde birikir; hepsi “kötüyüm” der ve her biri acıya işaret eder. Yoğun bakım artık bir umut değil, yalnızca sürecin uzamasıdır. Anne’in “acıyor” diye inlemeleri Georges’u yavaş yavaş çıkmazın içine sürükler. O, eve giren güvercini incitmeden yakalar, konserde izledikleri sanatçının evlerine getirdiği çiçekleri vakit kaybetmeden suya koyar ve karısına kötü davranan hemşireye “hayatta aynıyla karşılık bulursunuz” diyerek işine son verir. Georges, koruyucu, nezaketli ve özenli bir karakterdir. Bu nedenle yaptığı şey daha da sarsıcı bir hâl alır. İnsan doğasının gölge yanına dair ipucu ise Anne’in Georges’a söylediği şu cümlede ortaya çıkar: “Bazen bir canavara dönüşüyorsun… Bazen de çok nazik oluyorsun.” Bu ikilik, sevgi ile çaresizliğin içinde beliren karanlık bir ihtimali görünür kılar. Tartışma burada ötenazi sınırlarına kadar uzanabilir; ancak Georges’un trajedisi, hayatı boyunca kimseyi incitmemeye çalışan bir adamın, en çok sevdiği insana karşı son derece ağır bir kararı vermek zorunda kalışından doğar.

AİLE VE BENCİLLİK: EVA VE KOCASI
Film, Eva ve kocasının Anne’in hastalığına bakışları üzerinden çarpıcı bir karşıtlık kurar. Annesinin acı çektiği ve güçsüz olduğu anlarda bile Eva’nın zihni maddi kaygılarla doludur. Ev fiyatları, para ve konutlarla ilgilenir. Tek evlat olmanın getirdiği sorumluluk yerine, bencil ve kendi konforunu düşünen bir yaklaşım gösterir. Merhamet ve sevgi göstermeksizin kocası Pierre de “bakımevi” önerisiyle benzer şekilde sorumluluğu devretmeye çalışır. Haneke, Georges’un Anne’in bakımı hakkında sabırlı, özenli ve sevgi dolu cevaplarıyla onların konuşmaları arasındaki zıtlık üzerinden derin bir anlam üretir. Eva ve Pierre ile kurulan diyaloglarda mizanpajla mesafeyi kurar. Karakterleri karşılıklı berjer koltuklara yerleştirir ve aralarındaki ilişkiyi neredeyse bir terapist–danışan düzenine çevirir. Bu fiziksel uzaklık, duygusal kopuşu görünür kılar. Böylece sevginin ve şefkatin değeri daha net hissedilir. Eva ve kocası Pierre’in tavrı, modern yaşamın pratik çözümler ve çıkar odaklı yaklaşımını yansıtırken, Georges’un fedakârlığı ve bağlılığı bu mesafenin içinde daha trajik bir hâl alır.

İMGE VE GERÇEKLİK

Georges, karısının artık acı çektiği anlarda bile onu zihninde güçlü ve hayat dolu hâliyle yaşatmaya çalışır. Eski kayıtları teypten dinlerken aynı anda onun piyanoyu çaldığını hayal eder. Bu sayede hafızasında Anne’in hayat dolu zamanlarını canlı tutmaya çalışır. İmgelerin gücü, gerçekliğe galebe çalıyor gibi görünse de hayatın acısı karşısında kırılmak zorundadır. Teypten gelen piyano sesi hafızadaki canlılığı yeniden hatırlatır, ancak yatağındaki acı çeken Anne’in varlığı imgenin geçiciliğini ve kırılganlığını acı bir şekilde gösterir. İmgeler sevgiyi, anıları koruyacak güçte olsalar da acı ve çaresizlikle gelen gerçeklik galip gelir.

MELANKOLİ, BİRLİKTELİK VE SON SAHNE

Filmin finaline doğru Georges, Anne için giydireceği elbiseyi seçer onu yatağında çiçekler içinde bırakır ve odasının kapısını bantlar, onu dış dünyada defnetmez. Freud’un melankoli tanımında olduğu gibi kayıp nesne dış dünyadan çekilir ve benliğin içine alınır. Georges’un evi hayalindeki Anne ile terk etmesi, ancak Anne’in bedenini orada bırakması bu ayrımı belirginleştirir: beden dış dünyada sabit kaldığı için kayıp içeride silinmez; aksine dışarıda tutuldukça zihinde sürekli bir varlığa dönüşür. Bu noktadan sonra film, Georges’un zihninde kurduğu devamlılığa geçer. Georges, yatağından duyduğu birtakım sesler üzerine doğrulur ve Anne’i mutfakta görür; sanki her şey normal akışında devam etmektedir. Anne bulaşıkları yıkar “Hadi bitiyor, sen ayakkabılarını giy, paltonu almayacak mısın?” der. Bu cümle, birlikte yaşanmış yılların içinden gelen güveni, aşinalığı ve sessiz bir birliktelik hissini verir. Georges montunu giyer ve Anne ile birlikte evden çıkar; artık kaybın gerçekliği, zihinsel bir devamlılığa dönüşür. Buradan hareketle Georges kaybı kabullenmek yerine onunla ilişkisini zihninde sürdürür. Anne’e aşkı üzerinden dış dünyayla farklı düzeyde bir bağ kurar.

Sevgi ve kaybı Freud’un melankoli kavramını çağrıştıran bir yapı içinde sunan film, sonunda izleyiciyi tek bir soruyla baş başa bırakır: Bir insan sevdiği biri için ne kadar ileri gidebilir ve o sınırı geçtiğinde hâlâ aynı insan olarak kalabilir mi?